Çağımızda güvensizlik içimize o kadar yerleşmiş ki, hızla gelişen teknoloji ve bilimin bile egemen güçlerin elinde kötüye kullanılabileceği korkusuyla meçhul bir geleceğe sürüklendiğimizi hissedip huzursuzluğa kapılıyoruz. Bildiğimiz ve alışageldiğimiz her şey altüst oluyor. Buna insan da dahil. Meçhul gelecekte bildiğimiz anlamda insan mı olacak, yoksa yarı insan-yarı makine robotlar mı dünyaya egemen olacak, bilmiyoruz. Bu yönde ortak kaderimizle ilgili şeylere bilgi, irade ve söz sahibi olamıyoruz. Geleceğimizle ilgili karanlık planlar söz konusuyken ehlileştirilememiş kapitalizm çarkında bizler, insanlığımızı ve bütün insani değerlerimizi tüketmekle meşgulüz. Maddenin amansız baskısıyla manamızı kaybediyoruz. Giderek özne olmak yerine nesne oluyoruz. Çıkar çatışmalarında o yüce duyguyu, sevgiyi yiyip bitiriyoruz. Birbirimizi ölümüne sevmemekte yarışıyoruz. Oysa, bu trajik gidişatı engellemek, çevremizi saran, hücrelerimize kadar giren kötülüklerden kurtulmak ancak o kıyasıya yok ettiğimiz sevgiyi tekrar kazanmak, kendimize dönmek, içimize yolculuk etmekle mümkün... Güç ve ilham kaynaklarımız insanı ve insan sevgisini işleyen yazarlar, sanatkârlar... Doğumunun 100. yıl dönümünde çeşitli toplantılar vesilesiyle anılan hikâyeci Sait Faik bunların başında geliyor. Her ne kadar yazar: "İçinizi hiç bilmediğiniz bir İstanbul semtinin akşamı kaplarken evinin önünde oturup sigara içen, göz kapakları kirpiksiz ve kıpkırmızı bir ihtiyar adamı hayranlıkla, sevgi ve saygı ile andınız mı? Hiç içinize taş gibi ağır bir su gibi sevgi oturdu mu? Oturmamışsa Allahaşkına vazgeçin şu yazımı okumaktan" diye okuyucuyu baştan ikaz ediyorsa da ben, yıllar önce okuduğum hikâyelerini susuz kalmış da bir pınardan su içiyormuşum gibi kana kana tekrar okudum. Ve onun insan sevgisini aşk mertebesine çıkaran şu satırlarında bütün insanlığın yolunu aydınlatacak ışığın pırıltılarını yakaladım: "Yandan çarklı durdu. Bir iskeleye insan boşalttı. İnsan aldı, insan...İnsan! Her şeyin fakir elbiseleri gibi lime lime, nem almış sıvalar gibi parça parça döküldüğü zaman, yalnız sen varsın insan! Yalnız sen varsın!.. Yalnızlığımın, ihtiyarlığımın, sevimliliğimin, egoizmimin ortasında daha dün şehvetle sarıldığım, kokusundan haz ettiğim; yıldızları, yandan çarklıyı, derin suları, heykelleri, gotik binaları, ağaçlık tenha yolları, pek sevdiğim yeşil yeşil, kırmızı kırmızı, turuncu turuncu yanan işaret fenerlerini geride bırakıp yalnız sana, yalnız sana âşığım. Daha dün dudaklarını, tüylü kollarını, kirli dirseğini; şeftali, kaşar peyniri, ekmek, kavun kokan avucunu, gözünü öpmüştüm. Şimdi kaçıyorsun benden, soğuyayım istiyorsun. Soğuyup da gebereyim. Yok anam, yok! Kafamın içindeki tenhalığı, halimdeki yalnızlığı, karaciğerimdeki hastalığı, canımdaki kudretsizliği, sinirlerimdeki derin uyku ihtiyacını bahane edebilir, sana da giderayak lanet şarkıları yazmaya çalışırım. Kimbilir, belki de güzel bulanlar olur. Olur, olur ama gönlüm hâlâ, sendedir, sende. Şimdi parklarda uyumuş çocukların, ihtiyarlarınla benim gibisin. Değil ben, sen, hiçbir şey seni sevmekten beni alıkoyamaz."