Sanatkârlara en fazla ihtiyaç duyulan bir çağdayız

A -
A +

Leman Sam, kendine özgü üslubuyla şarkılarını beğenerek dinlediğim bir şarkıcıdır. Geçenlerde HaberTürk kanalında kendisiyle yapılan bir röportajı dinledim. Bir kaos ortamını andıran zamanın hallerinden, çatışmalardan o kadar bezmiş ki, "Her şeyden korkuyorum. Onun için içime kapandım. Doğaya sığındım" diyordu. Bir başka zamanda yine aynı kanalda dinlediğim Timur Selçuk da, aynı şeylerden şikayet edip kıyasıya eleştirilerde bulunuyordu. Eğrilerle doğruların birbirine karıştığı, ahlâki değerlerin yitirilip de süfli olanın öne çıktığı, haksızlıkların, adaletsizliklerin, akıl almaz entrikaların, acıların ve korkuların kol gezdiği günümüzde kim halinden şikayet etmiyor ki? Ama insan, bunalım ve umutsuzluk hallerini değer verdiği; ucuz şöhrete rağbet etmeyen, şahsiyet ve inançlarından taviz vermeyen sanatkârlarda gördüğü zaman bir tuhaf oluyor, üzülüyor. Onlar her şeye rağmen kendi alanlarında üretim yapıyorlar. Bazı değerli sanatçılar var ki, aynı bıkkınlık içinde köşelerine çekilip "ne için, kim için" mazeretiyle üretmekten vazgeçip kendi kendilerini tüketmekle meşguller. Esas üzüntüm onlar için. Keşke onlara topluca bir uzay seyahati yaptırmak mümkün olsa... Uzay âleminin derin ihtişamı içinde kozmik ilhamlarla sarsılıp çaresiz insanoğluna yepyeni mesajlar, olağanüstü eserler üretme heves ve gayreti içinde dönseler diye düşünüyorum. Ham hayal mi diyorsunuz? Peki. İsviçre göllerinin ruhları tazeleyen güzellik ve sükunetine ne dersiniz? Geçen pazar Hürriyet gazetesinin ekinde Mehmet Yaşin'in "Eylülde İsviçre Gölleri" başlıklı güzel bir gezi yazısı yayınlandı. Dağlarla ve üzüm bağlarıyla çevrili göl manzarasını, buraya özgü derin sessizliği, kapitalizmin bütün pisliklerinden arınmışlığı ve hayran kalınası düzeni ballandıra ballandıra anlatan Yaşin, yazısında şöyle diyordu. "Yazdıklarına bakılırsa, bir asır önce buralara gelmiş Ali Kemal de benimle aynı duyguları paylaşmıştı: Bir taraftan göl, nehir, o pak sular, bir taraftan o yüce, kâh karlı, kâh berrak, kâh dumanlı dağlar, henüz açılmamış zihnimi, fikrimi nurlarla dolduruyor, gönlümü vecde getiriyordu... Sahil boyu sıralanmış otelleri, pencerelerinden rengarenk sakız sardunyası sarkan evleri, kıyıdaki küçük parkı, tepelerdeki şelaleleri her türlü düşe açıktı. Göl kıyısındaki bir banka oturup bu düşlerden bir tanesine girdim. Düşüm burada yaşamakla ilgiliydi. Sonra bu kadar düzenden, sürprizi olmayan tekdüze yaşamdan sıkılabileceğime karar verdim... Buradaki aşırı düzenli yaşama karşı çıkan ben değildim. Burada yaşayan John Berger de aynı duyguları paylaşmıştı anlaşılan. Ünlü düşünür düzene karşı öfkesini şöyle dillendirmişti: Bu düzeni görmek insanı sinir ediyor, anarşist duygular veriyor. Bir şeyler çalmak veya bir şeylere vurup kırmak istiyorsun. Şiddet içeren bir şey geçiyor içinden." Şimdi düşünelim bakalım. Bizim şiddet ortamlarından, aykırılıklardan, insani boyutlardan yoksun sağlıksız küreselleşmenin sıkıntılarından, materyalist dünyanın çıkar çatışmalarından bıkmış sanatkârlarımız böyle bir ortamda Berger'in duyduklarını mı duyarlar; yoksa berraklaşan zihinleri, dinlenmiş gönülleriyle "ilham perileri"nin peşinde mi koşarlar? Bence ikincisi. Bizim bu karanlık çağda yolumuzu aydınlatacak, umutlarımızı tazeleyecek sanatkârlara; onların bize insanlığımızı hatırlatacak eserlerine; kurtuluş destanlarına, ibret öykülerine, özgürlük şarkılarına, barış senfonilerine, umut tablolarına ihtiyacımız var. Onların da sükunet ortamlarına, yeni motivasyonlara... Ne dersiniz?

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.