"Saraydan Kız Kaçırma" ve "Budala"

A -
A +

Hafta başında Ankara'daydım. Bu mevsimde alışkın olmadığım çılgın bir bahar havası hakimdi Ankara'ya. Beni serseme çevirdi. Bir de koşuşturmalar, birbiri ardınca devletlülerle mülakatlar derken bir hayli yorgun düştüm. Ancak, iki akşam üst üste Ankara Devlet Opera ve Balesinde seyrettiğim iki güzel oyun bütün yorgunluğumu aldı, götürdü. Saraydan Kız Kaçırma operasını daha önce Topkapı Sarayında temsil edildiğinde seyretmiştim. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü sevgili arkadaşım Remzi Buharalı: "Bu eseri daha farklı bulacaksın." dedi. Gerçekten daha farklı buldum. Ankara Operasının o küçük sahnesinde sergilenen oyun gerek reji, gerek dekor-kostüm gerek koreografi açısından daha çekici ve etkileyiciydi. Mehter müziğinin etkisiyle Türklere ve Türk Müziğine büyük bir ilgi duyan dahi besteci Mozart'ın Osmanlıyı konu aldığı; oyunun ana karakteri Selim Paşa'nın bağışlayıcılığını ve adaletini ana tema olarak işlediği Saraydan Kız Kaçırma Operasının ilk oynandığı Viyana'da ayakta alkışlanması, 18. yüzyılda Avrupa'nın demokrasi ve sanat anlayışının bugünküne kıyasla ne kadar ilerde olduğunun bir göstergesi. Vincenzo Travaglini'nin sahneye koyduğu, orkestra şefliğini Naci Özgüç'ün yaptığı; dekor ve kostümlerini Savaş Camgöz'ün hazırladığı; koreografisini Deniz Çiğ'in üstlendiği oyun, müziği ve görsel zenginliğiyle eseri dakikalarca alkışlayan seyircileri olduğu gibi beni de büyüledi. Bunalmış ruhum, üstlendikleri rolleri en iyi biçimde canlandıran oyuncuların aryalarıyla gürül gürül akan ses pınarında yıkandı; canlılık ve neşe kazandı... Seyrettiğim ikinci eser, büyük yazar Dostoyevsky'nin Budala isimli romanının aynı adla baleye uyarlamasıydı. Şimdi, Budala gibi psikolojik ağırlıklı bir eser baleye nasıl uyarlanır diye soracaksınız belki. Aynı soruyu geçtiğimiz yıllarda Shakespeare'in Hırçın Kız balesini seyretmeden önce ben de kendi kendime sormuştum. Ama bizim Devlet Opera Balemiz o kadar ustalaşmış ve olgunlaşmış ki ele aldığı her esere özgün renk katıyor, hayat veriyor. Budala; para, nefret ve bayağı arzuların egemen olduğu bir dünyaya gelen Prens Mişkin'in temiz ve asil ruhunun öyküsü. Çevresindekilerin budala diye baktıkları Mişkin, nefsine esir olup da aşağılık durumlara düşen; bu yüzden acı çeken insanların kurtuluşu için sürekli çırpınır, dua eder. Rejisör yorumunda insanlığın ıstırabını yüreğinde hisseden; onlara sınırsız şefkat ve merhamet duyan Prens Mişkin'in çilesini Hz. İsa'nın çilesiyle özdeşleştirmiş. Volkan Ersoy, usta oyunculuğuyla sanki Hz. İsa'yı canlandırıyor. Özellikle bu yorum, finalde çarpıcı biçimde vurgulanıyor; savaş çılgınlığının eşiğinde olan dünyaya İsevi şefkat ve merhameti hatırlatan bir mesaj gönderiliyor. Tabii ki anlayana... Ankaralı okuyucularıma bu iki güzel eseri seyretmelerini hararetle tavsiye ediyorum.

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.