Bir dostum, "İnsan, zaman geçtikçe doğduğu memleketin havasına, suyuna, yemeğine ihtiyaç duyar" derdi. Onbeş gün önce geldiğim Gelibolu'da, Çanakkale Boğazı'na bakan evimizin Ege'ye açılan ufkuna daldıkça karmaşık duygulara kapılıyorum. Yönetmen Çağan Irmak'ın "Babam ve Oğlum" filminin Ege'deki bağ evini, bağları, bahçeleri, insanı bir ağlayıp bir güldüren aile içi sahneleri hatırlıyorum. İçim buruluyor. Bu, Ege'ye mi, yoksa kalabalık ailenin yalnızlıkları eriten patırtılı, gürültülü ama güvenli ve sıcak atmosferine özlem mi, bilmiyorum. Oysa, doğduğum (ancak, bir yaşındayken İstanbul'a göç ettiğimiz) Kula'dan, annemin, babamın sık sık bahsettiği İzmir'den, Salih'li den, Manisa'dan, Gördes'ten haliyle hiçbir şey hatırlamıyorum. Ama Kula'nın eski zamanda meşhur tahinli pidesinden, keşkeğinden, ıspanaklı böreğinden, kalabalık ailenin onca işini yüklenen annemin hamaratlığından, yaptığı el işlerinden, babamın her yıl gitmeyi ihmal etmediği İzmir Fuarı'ndan ne zaman bahsedilse, içimdeki hüzün tellerinde kıpırdanmalar oluyor. *** Evvelsi sene Tarihi Kentler Birliği ile Kula'ya gittim. Yarısı betonlaşmış, yarısı eski haliyle kalan doğduğum evi gezdim. Odaların nice akisler barındıran köşelerinde, hayat ve avlularda 36 yıl önce kaybettiğim annemden, 21 yıl önce kaybettiğim babamdan, annemin her zaman sevgiyle bahsettiği dedemden, ninemden sesler ve hatıralar yakalamaya çalıştım. Kendine özgü o karşı konulmaz akışı içinde her şeyi alıp götürmüştü zaman... Geriye sadece hüzün ve burukluk bırakmıştı... Ve bir de derinden derine sızlayan bir özlem... Allak bullak olarak komşu evlerde annemi, babamı hatırlayacak bir yaşlı insan aramıştım. Bir avluda sedire uzanmış, akşam serinliğinde yılların yorgunluğunu atmaya çalışan 90'lık bir nineyle karşılaştım. Sorgu, suallerim işe yaradı; nine, annemi, babamı ve bir de ağabeyimi hatırladı... Onlarla ilgili anılarını anlattı. Gözlerim dolu dolu olarak dinledim usul usul... Bazen sözler merhem oluyor yaralı yüreklere... *** Ege'nin ufku, içinde kaybolmuş anılarla dolu bir safha hayatımda... Denizinin yumuşak sularına daldığımda genlerime işlemiş meçhullere dalar gibi oluyorum. Bağrımı üşütmeyen rüzgarına açtığımda serinlemiyorum, ısınıyorum aslında. Türkülerinde ninnilerin sakinleştirici tadını alıyorum. Babam ve Oğlum filminde ana rolünü büyük bir başarı ile oynayan Hümeyra'nın gülüşlerinde, dişi kuş edasıyla koruyucu tavırlarında, candandığında yakaladığım o profil, annemdi aslında... Çetin Tekindor'un canlandırdığı; duygularını belli etmemeye çalışan baba, hep suskun, hep düşünceli, hep herkese mesafeli durmaya çalışan; babamdı... Film, bittiğinde sinema salonundan çıkarken içimi kaplayan, gönlümden bedenime dalga dalga yayılan o harika duygu, aile sıcaklığıydı... *** İnsan, çocukluğunda, ömrü hiç bitmeyecek, sınırsız bir zaman dilimi olarak değerlendiriyor. Dünyayı da bir özgürlük arenası... Bir serçe hevesiyle dar bir çerçeve olarak algıladığı yuvasından uçup özgürlüğün meçhul ufuklarına kanat açma hevesiyle dolup taşıyor. Oysa zaman, güneş görmüş buz kalıpları gibi çabucak eriyiveriyor... Hayat mücadeleleri, ölümler, acı tatlı olaylar o özgürlük budalası serçenin kanatlarını örseliyor... Dostluklarda, sevgilerde, manasını kaybetmiş bir toplumda yaşanan hayal kırıklıkları yüreğini her geçen gün biraz daha soğutuyor... Sıcak ilişkiler özlemiyle dolup taşıyor. Sıcak ilişkilerin ana yuvasının aile olduğunu anlıyor o zaman... Çocukluğunun ailesini bulamayınca, benim gibi geçmişin ufuklarına bakıp kalıyor. Sıcak ilişkilerin hayallerine dalıyor...