Ahmet Hamdi Tanpınar meşhur "Beş Şehir" kitabında İstanbul'dan bahsederken şöyle der: "Çocukluğumda, bir Arabistan şehrinde ihtiyar bir kadın tanımıştık. Sık sık hastalanır, humma başlar başlamaz İstanbul sularını sayıklardı: -Çırçır, Karakulak, Şifa suyu, Hünkâr suyu, Taşdelen, Sırmakeş... Adeta bir kurşun peltesi gibi ağırlaşan dilinin altında ve gergin, kuru dudaklarının arasında bu kelimeler ezildikçe fersiz gözleri canlanır, bütün yüzüne bizim duymadığımız bir şeyler dinliyormuş gibi bir dikkat gelir, yanaklarının çukuru sanki bu dikkatle dolardı. Bir gün damadı babama: -Bu onun ilacı, tılsımı gibi bir şey... Onları sayıklayınca iyileşiyor, demişti." Bu su isimleri ömrünü İstanbul'da geçirmiş biz İstanbul sevdalılarının hangisine yabancı ki? Benim çocukluğumda musluklardan akan sular rahatlıkla içilebilirdi. O zamanlar Orhan Veli'nin "Hava bedava, su bedava" mısraındaki hükmün geçerliliğini koruduğu; suyun bol ve bereketli olduğu, mahalle aralarındaki çeşmelerden sebil niyetine suyun gürül gürül aktığı zamanlardı. Ama suda daha bir lezzet arayan büyüklerimiz içme suyu olarak damacanalarla Hamidiye ve Taşdelen suyu alırlardı. Önce çeşmeler kurudu. Sonra su kesintileri başladı. Havayı kirletenler, su'dan kâr etme cinliğine düştüler. Sağlıklı olup olmadığına bakılmaksızın çeşit çeşit sular türedi. Suyun bereketi azaldıkça çeşitler çoğaldı. Damacanalarla alınan sular giderek bütçemizde hatırı sayılır bir yük oluşturmaya başladı. Küresel ısınma ve kuraklık sebebiyle kuruyan Çekmece Gölü ikide bir televizyon ekranlarına geldikçe eskiden şifalı sular kenti olan İstanbul'un su serüveni üzerinde düşünüyorum. Sözüm ona medeniyet ve konfor adına her şeyi tüketen, çevreyi kirleten, gözü kara kazanma hırsı uğruna yeryüzü kaynaklarını kurutan insanoğlu su'yu küstürdü. Su, insan hayatından yavaş yavaş elini ayağını çekiyor. Suyun tükenmesi yaşamın tükenmesi demek... Bahçelerdeki çiçekler soluyor, çimenler kuruyor. İçilen suların ne tadı, ne bereketi var! Dört gözle beklenen yağmurlar yağmıyor! Bir bardak su ikram edene nimetlerin kıymetinin derin bir inanç ve duyarlılıkla bilindiği eski zamanlarda olduğu gibi "su gibi aziz ol" hayır duası yapılmıyor. Bazı yerlerde topluca yapılan yağmur duaları kabul olmuyor! Yağmur duası dedim de, bir zamanlar Şükran Özer Doruk'un yorumuyla dinlediğimde yüreğimde ince ince sızılar hissettiğim o güzelim şarkı aklıma geldi yine: "Kurumuş topraklar gibiyim Öyle unutulmuş, öyle mahzun Sen de yağmur duasına çık Sen de, ne olursun!" Evet, suyun, rahmetin hayatımıza geri dönmesi için dua edelim etmesine, belki bir gönlü yücenin duası kabul olur. Ama Allah bize akıl, izan vermiş; sorumluluklarımızın bilincinde olup Allah'ın bize bahşettiği nimetlerin kıymetini bilelim, ona göre davranalım.