Geçtiğimiz salı günü, dünya su günüydü. Ne yazık ki suyun şanına yaraşır bir kutlama yapılamadı; ancak, çeşitli platformlarda acı gerçekler ve önümüzdeki yıllarda bizi bekleyen kuraklık üzerine derin endişeler dile getirildi. İmkânlarım ölçüsünde hem bunları takip etmeye çalıştım, hem de okuduğum gazete yazılarından notlar aldım. Gorbaçov'un "Yeryüzü Manifestom" kitabını okuduktan ve hele hele All Gore'un hazırladığı "Uygunsuz Gerçek" belgeselini seyrettikten sonra bozulan moralim daha da bozuldu. Telaffuzu bile zor ama yer altı ve yer üstü kaynaklarını sorumsuzca harcayan insanoğlu, büyük ölçüde sebep olduğu küresel ısınma yüzünden yakın yıllarda büyük felaketlerle karşı karşıya gelecek. Şimdiden bunun belirtileri görülüyor. Tabiatın dengesi sarsılmış durumda. Kimi yerde kuraklık hüküm sürerken, kimi yerlere aşırı şiddetle yağan yağmurlar sebebiyle sel basıyor. Kimi yerlerde aşırı sıcaklıklar egemen olurken kimi yerlerde kasırgalar, fırtınalar ortalığı kasıp kavuruyor. Kutuplarda buzullar eriyor. Uzmanlar 2025 yılında dünyanın dörtte üçünde büyük ölçüde su sıkıntısı yaşanacağını belirtiyorlar. Bu sıkıntının en fazla yaşanacağı yer, Türkiye. TBMM Küresel Isınma Araştırma Komisyonu bir rapor hazırlamış. Esasen su fakiri ülkeler arasında olan Türkiye'yi bekleyen sorunları tespit etmiş. Buna göre; 2030'da Türkiye, kurak ve sıcak bir iklimin altına girecekmiş, İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerde yazın gece sıcaklıkları yükselecekmiş, 2071 yılından itibaren Samsun-Adana hattının batısı 3-4 derece, doğusu 4-5 derecede ısınacakmış. Yağışlar azalacakmış. Bu kış, İstanbul'da yaşadığımız kuraklık, tehlikenin daha şimdiden kapımıza dayandığını gösteriyor. Televizyon kanallarında, gazetelerde ikide bir gösterilen kuraklıktan çatlamış fotoğrafları gördükçe damarlarımdan kan çekiliyor sanki. O derece büyük bir üzüntü ve umutsuzluğa kapılıyorum. Susuzluk ne demek? Yaşamın tükenişi, yeşile, berekete, hayata anlam katan şiirselliğe elveda demek... Yoksul ve yoksun kalmak. Bunları düşünmek bile soluğumu daraltıyor, bereketli yağmurlar özlemi içinde bir açıp bir kapayan gökyüzüne bakıp kalıyorum. Yüreğimde (bir zamanlar Şükran Özer Doruk'un pek etkileyici bir biçimde söylediği) o yanık şarkının plağı dönüyor: Kurumuş topraklar gibiyim Öyle unutulmuş, öyle yoksun Sen de yağmur duasına çık Sen de ne olursun Gökyüzü sere serpe açık sevgilere Dağlar ağlamaklı, dualar mahzun Benim fısıltım da içlerinde Duyuyor musun? İlkbaharın gelişini gürül gürül akan derelerin, çağlayan ırmakların, kendine özgün bir coşkuyla akan şalelerin yanı başında kutlamak özlemiyle dolu olan siz doğa dostları... Sizler de duyuyor musunuz?