Üniversite arkadaşlarıyla buluştuğumuzda geçmiş günlerden, hatıralardan, sosyal olaylardan ve ülkemiz sorunlardan bahsederken ne kadar önemli tarihî olaylara tanıklık ettiğimize şaşırır, biz de böylelikle tarihi olduk der gülüşürüz. Nedense eli kalem tutan bir insan olarak bu tarihî olayların kronolojik sıralamasını yapmak aklıma gelmez. Ertuğrul Özkök, geçenlerde, Hürriyet'teki köşesinde yayınlanan "Ah Şu Monoton Esaret" başlıklı yazısında hayatında önemli bir seyir oluşturan bu olayları bir bir yazmış. Benim de çocukluğumdan itibaren cereyan eden bu olaylar neydi? Sayın Özkök' ün yazısından istifadeyle sıralayalım: 1945'te İkinci Dünya Savaşının sona ermesi. 1946'da Amerika'da sesten hızlı uçuş denemelerinin yapılması ve ilk Poloraid fotoğraf makinesinin keşfi. 1960'ta Türkiye'de gerçekleştirilen askerî darbe. 1961'de Yuri Gagarin'in uzaya giden ilk insan olması. Aynı yıl Menderes, Polatkan ve Zorlu'nun idam edilişi. 1967'de Güney Afrikalı doktor Christian Barnard'ın ilk kalp nakli ameliyatını gerçekleştirmesi. 1969'da astronot Neil Armstrong'un ve Edwin Aldrin'in Ay'a ayak basmaları. 1974'te Kıbrıs Barış Harekâtı. 1980'de 12 Eylül askerî harekâtı. 1983'de Microsoft'un Windows sisteminin hayatımıza girişi. 1985'te mobil telefonları ve İnternet'le tanışmamız. 1990'da Berlin duvarının yıkılışı. Doğu ve Batı Almanya'nın birleşmesi. Komünizmin çöküşü. Tek kutuplu dünyada Globalleşmenin başlaması. 1997'de NASA'nın insansız uydusu Pathfinder'in ilk defa Mars'a iniş yapması. Genetik kopyalama ile ilk koyun Dolly'nin doğuşu. 1999'da İlk defa Euro ile tanışmamız. 17 Ağustos'ta yaşanan deprem faciası. 2001'de Ekonomik kriz ve 11 Eylül'de İkiz Kulelere yapılan terörist saldırı. 2003'te ABD'nin Irak'ı işgali. İstanbul'da gerçekleştirilen terörist saldırılar... Tabii bunlar altı kalın çizgilerle çizilen önemli olaylar. Bir de aralarda cereyan eden; gerek dünya, gerek ülkemiz için önemli olaylar da var. Bunlara bir de özel hayatımızda sarsıntılar oluşturan olayları eklersek hayatımızın çok yönlü bilançosu ortaya çıkar. Sayın Özkök, (biraz da yazıyı yazdığı günün doğum günü olması sebebiyle) bu bilanço karşısında derin bir hüzün duyup: "Meğer hayatım ağır ve monoton bir esaretten ibaretmiş..." hükmüne varıyor. İlk gençlik yıllarımda ünlü bir gazeteci olmak, dünyanın ücra köşelerine kadar gidip ötekileri tanımak, özgün röportajlar yapmak ideallerimden biriydi. Dolayısıyla, zirvede bir gazetecinin bu itirafı beni şaşırttı ve düşündürdü. Bendeniz idealimi gerçekleştirememe; küresel sistemin herkes gibi beni de bir tuşun altına hapsetmesine rağmen, bu esaret duygusuna kapılmıyorum. Zaman zaman kapıldığım ince hüzünler de bu esaret duygusundan değil, tefekkürden kaynaklanıyor; bana insani gerçekliğimi hatırlatıp zevk bile veriyor. Özgürlük dediğimiz ve hayatımız boyunca peşinden koştuğumuz bu efsunkâr peri, aslında içimizde. Aslında varlığımızı anlamlı kılan bir duygu olarak hep vardı, bundan sonra da var olacak.... Yanılgımız galiba onu hep dışardaki şartlara bağlı olarak dışarlarda aramak... "İnsanın içi özgürlükler âlemidir" diyen Hz. Mevlana'yı tanımak, Yunus deyişlerinde varlığımızın amacının idrakine ulaşmak, gerçek özgürlüğü ve huzuru keşfetmek benim için yararlı bir kaynak oldu. İçimizdeki muhteşem âlem, galiba her fırsatta bize zehir edilmeğe çalışılan hayatın acılarına karşı moral ve dayanma gücü bulabileceğimiz en güvenli sığınak...