Basından takip ettiğim kadarıyla; geçtiğimiz günlerde Harp Akademileri'nde düzenlenen "Küreselleşme ve Uluslararası Güvenlik Sempozyumu"nda konuşan Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, anadilde öğretim konusunda şunları söylemiş: "Asıl mesele Türkçe'nin öğretilmesinde. Biz 500 yıldır Güneydoğu halkına Türkçe öğretememişiz. Asıl ayıp budur. Yapılması gereken; Kopenhag Kriterleri'nin 8. maddesi çerçevesinde resmi anadili olarak Türkçe'yi onlara öğretmektir." Doğru söze ne denir? Bu sözler, bana geçen yıl yaptığım Güney Doğu gezisinde Siverek yaylasında tanıdığım güler yüzlü ve misafirperver (Türkçe bilmeyen) bir Kürt kadınıyla ancak tercüman vasıtasıyla konuşabilmemi hatırlattı. Kendi vatandaşımla, kardeşimle direkt olarak konuşamamaktan ne kadar derin bir üzüntü ve hüzün duymuştum! Evet, asıl mesele Türkçe'nin öğretilmesi. Ama bu konuda hiç iç açıcı bir durumda değiliz. Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca: "Türkçem, ses bayrağım!" diyor ama ne yazık ki bu bayrak gönlümüzün ufuklarında dalgalanmıyor. Türkçe'yi çeşitli biçimlerde ezdikçe eziyoruz. Çocuklarımıza dil sevgisi ve sorumluluğu aşılayamıyoruz. Doğru oturup doğru konuşalım; Türkçe'yi yalnız Kürtlere değil, Türklere de öğretemiyoruz. Türkçe'yi en doğru ve güzel şekilde konuşmaları gereken spikerleri can kulağıyla dinlemeğe kalkın hele... yanlış kullanımları, telaffuz, vurgulama ve tonlama hatalarını saymakla tükenmez. Milliyet Gazetesindeki "Serin Duruş" köşesi Türkçe'yi ne kadar yanlış konuştuğumuzun bir belgesi adeta. Acı olan; bunca yazılıp çizilmeye rağmen dil sevgisizliğinin, bilgisizliğinin ve sorumsuzluğunun arsızca devam etmesi. Tabelalardaki yabancı dil egemenliğinin gittikçe artması, bu egemenliğin bir kısım medya tarafından (dolaylı veya dolaysız olarak) hayatın ve kültürün her alanına yaygınlaştırılması karşısında kimsenin kılı kıpırdamıyor. Bazıları: "Dünya tek devlete ve tek dile (İngilizce) doğru gidiyor" hükmüyle gittikçe melezleşen Türkçe'ye karşı kayıtsızlıklarına adeta bahane üretiyorlar. Üniversiteden mezun olan gençlerin çoğu bir dilekçe yazmakta bile zorlanıyor. İnsanlarımız 250 kadar kelimeyle yetinip hayatını sürdürüyor... Öte yandan Türkçe değil mi uydur uydur söyle laubaliliğini kimse önleyemiyor. Bireylerinin resmî ana dillerini bilmediği, horladığı, ıskaladığı bir Türkiye'yi AB, ne kadar ciddiye alır ve saygı gösterebilir ki?