Geçenlerde gazetelere göz atarken Sabah gazetesi yazarlarından İlker Sarıer'in "Türkiye'de Yazar Olmak" başlıklı bir yazısına rastladım. İlgiyle okudum. Brezilyalı yazar Paulo Coelho'nun hayranı olan Sarıer; "Neden bizim de Coelho'larımız yok?" diye soruyor ve kendince şöyle bir analiz yapıyor: "O kabiliyet, o cevher, o duygu-düşünce dünyası ve bunun için elverişli, mümbit ortam yoksa, ağzınla kuş tutsan Coelho olamazsın. En hafif derecede muhalif, birazcık ırgalayıcı, bir miktar da sorgulayıcı herhangi bir kitabın yazıldığı anda bile, insanın vatan haini olarak damgalanıp, sürüm sürüm sürüldüğü coğrafyalarda Coelho'ların çıkması kolay değil." Okuyucularım hatırlayacaklardır, ben de zaman zaman edebiyat vadisinin kuraklığından bahisle neden büyük yazar çıkaramadığımız konusunda yazılar yazarım. Ben, Sarıer gibi duygu-düşünce dünyası zengin yetenekler bulunmadığı kanaatinde değilim. Ancak, kendilerini geliştirme ve kabul ettirme imkanı bulamadıkları görüşündeyim. Herhalde Sarıer'de mümbit ortam ifadesiyle bunu kastediyor. Sanatın olmazsa olmaz şartı, özgürlüktür. Sanat cevheri ancak özgürlük ortamında parlar ve gelişir. Özgürlük, bugün birçoklarının anladığı gibi yalnızca istediğimi yaparım, istediğim yere giderim gibilerden başıboşluk, keyfilik demek değildir; her türlü bağımlılıktan, ön şartlanmalardan, baskılardan azade hür düşünebilme, tarafsız muhakeme edebilme, objektif eleştiri yapabilme tavrını bütün çıkarların üstünde tutabilme, düşüncenin ve duyguların sınırsızlığına kanat açabilme olayıdır. Türkiye'de sanatın, dolayısıyla yazarlığın gelişeceği böyle bir özgürlük ortamı hiç olmamıştır. Hele sağ-sol ideolojilerin yükselişe geçip toplumu kamplaşmalara zorladığı 70'li yıllardan sonra özgürlük, sanat dünyasından büsbütün el ayak çekmiştir. Beyinleri belli şablonlar çerçevesinde düşünmeye zorlayarak sağcı yazar-solcu yazar tipinin oluşturulduğu bir ülkede dünya çapında yazarların yetişmesi beklenemez. Nitekim ideolojik saplantıların, yazarları, temel özgürlüklerinden soyutlayarak birer katip veya katibe haline getirdiği dönemlerde yazılan; kalıcılık şansı olmayan eserler moda kanunlarına tabi olarak şimdiden unutulup gitmiştir. Ayrıca, insan gerçeği sağ görüş veya sol görüş gibi dar açılarla anlatılamaz; mutlaka bütüncül bir bakış gerektirir. O bütüncül bakış açısını oluşturmak için de çok zengin bir birikime, geniş bir dünya görüşüne ihtiyaç vardır. Ehlileştirilmeyen kapitalizmin hakim olduğu günümüzde ise her şeye bir meta gözüyle bakıldığı için ekonomik bir getiri garantisi olmayan (dolayısıyla henüz bir meslek sayılmayan) yazarlık, parlak bir gelecek vaat etmemektedir. Ayrıca, başta televizyon olmak üzere medyanın yanlış yönlendirmeleri yüzünden okumaktan, düşünmekten uzaklaştırılan günümüz toplumunun, eser kitap üretimi konusunda yazarlardan ciddi bir talebi de yoktur.Talep-arz kanunlarına göre işlemeyen hangi iş gelişme gösterebilir ki? Giderek her şeye hakim olan popüler kültür, edebiyat dünyasını da etkisi altına almıştır. Popülist dalgadan istifade eden reklamcı yazarların, bir gecede yazar olmaya karar verip de kitap yazmağa kalkan (ve yazdıkları alıcı bulan) mankenlerin, dansözlerin, şarkıcıların ortaya yazar olarak çıkmaları bu yüzdendir. Özde yetenekleri olanlar, ancak belli odaklar, çıkar çevreleri geçit ve fırsat verdikleri takdirde ilerleyebilirler. Esasen gelişmemiş veya az gelişmiş toplumlarda bırakın dünya, ülke çapında bile yazarların yetişip yetişmemesi kimsenin öncelikli kaygısı değildir. İnsanlar gösteri dünyasının sahte yıldızları, yeteneksiz ama sansasyonel şarkıcıları, dansözleri ile vakit geçirirken yöneticiler sadece ekonomiyi geliştirme peşindedir. Kıyıda köşede kalıp da destek ve fırsat bulamayan nice cevher de parlayamadan (dolayısıyla yazar olamadan) sönüp gider. Hasılı; hal-i pür melallerimizi "sorun" kelimesiyle ifade etmeye alıştığımız şu günlerde en önemli kültür sorunlarımızdan biri Türkiye'de yazar olamamaktır. Dediğimiz gibi bu da kimsenin umurunda değildir.