Geçmiş yazılarımda da belirttiğim gibi benim gönlüm Anadolu'ya ait; Anadolu'yu ve Anadolu halkını çok seviyorum. Anadolu kentlerini tanıdıkça bu sevgim daha da büyüyor. Onun için fırsat buldukça geziyorum. Bu seferki durağım Yalvaç... Yalvaç'ı (görmeden önce) pek gelişmemiş, mütevazı, iddiasız bir yer olarak tahayyül ederdim. Tabii ne kadar yanıldığımı görünce anladım. Bir dünya kenti (evet, yanlış okumadınız dünya kenti) olma iddiasında bulunan Yalvaç, kafa sakinliği içinde okumak, yazmak ve düşünmek isteyen entelektüeller, huzuru arayan emekliler, sevgi ve dayanışmaya ihtiyaç duyan yalnızlar için ideal bir yer. Aynı zamanda tarihî zenginlik bakımından bir hazine... Şehre girer girmez algıladığınız ilk şey, temizlik... Pırıl pırıl sokaklardan ve caddelerden geçerken özlediğiniz bir huzurun ve anlamlı bir sükunetin sizi çepeçevre sardığını hissediyorsunuz. Üç dönem belediye başkanlığı yapan; korumacılık anlayışını; sokakların, dokuların ve kentlerin kültürel sürekliliği için öncelikle yaşayanların korunması ve geliştirilmesini sağlayarak; doğal, kültürel değerleri gelecek kuşaklara aktarmaktır" şeklinde özetleyen başkan Tekin Bayram, toplu gövdesine rağmen bir delikanlı gibi çevik, enerjik ve coşkulu bir insan... Heyecan dolu ruhu ve gözüpek atılımlarıyla (halkın desteğini de büyük ölçüde arkasına alarak) kentin tarih ve kültür zenginliğini ortaya çıkarmak suretiyle Yalvaç'ın tarihî kentler çerçevesi içinde dikkatleri ve ilgiyi çeken bir belde haline gelmesinde öncülük etmiş. Büyük düşünmenin büyüleyici atmosferi içinde, her fırsatta: "Yalvaç, dünya kenti olacak!" diyor da başka bir şey demiyor... Siz de biraz şaşırıyorsunuz, ama mevcuda bakarak içinizden: "Neden olmasın?" diye düşünüyorsunuz... Eski adı Antiokheia olan Yalvaç'ın binlerce yıllık bir tarihî geçmişi var. İ.Ö. 275 yılında kurulduğu kuvvetli bir ihtimal olan kente Roma ve Bizans'tan sonra Selçuklular egemen olmuş. "Peygamber" anlamına gelen Yalvaç adını Selçuklular devrinde almış. Turistlerin uğrak yeri olan kentin önemli tarihî eserlerinin başında Aziz Paul Kilisesi, Augustos-İmparator Tapınağı, Men Mabedi, Büyük Bazilika, Tiyatro, Su Kemerleri, (Selçuklu dönemine ait) Devlethan Camii geliyor. Osmanlılar dönemine ait cami, han, hamam ve sivil mimari örnekleri bulunuyor. Yalvaç'ın (bir kısmı restore edilmiş) tarihî Türk evleriyle dolu dar sokaklarında tatlı bir özgürlük duygusu içinde gezinirken kapılara, pencerelere çıkan, hal hatır sorduğum yaşlı teyzelerin güleçlikle içeri buyur etmeleri beni çok duygulandırdı. Kentin en ilginç bulduğum yanı kadınların toplu halde sohbet ede ede evlerinin ekmeklerini pişirdikleri fırınlardı. Müzesi, tarihini anlatan sergi-alanı, kültür evi ve fırın üstü sohbet odalarıyla manayı, güzel gelenekleri, paylaşımı bünyesinde toplamış bir kent Yalvaç. Birçok el sanatı; sarraciye, çırçır topu işleme, semercilik, sıcak demircilik, dericilik, kalaycılık burada hayat bulmuş. Hasılı; bana "yalnızlığı yenmiş bir kent" olarak görünen Yalvaç, görülmeğe, sevilmeğe layık bir yer... Hele merkezdeki 800 yıllık çınar altında geçmiş zaman düşlerine dalarak demli çay yudumlamak başlı başına bir mutluluk...