Sık sık grip olduğum gençlik dönemlerimde hava raporları verilirken ne zaman; "Balkanlar'dan gelen soğuk hava yurda giriş yaptı" deseler (gripten çok korktuğum için olacak) gözümün önünde her yanı mikrop dolu, aksırıklı tıksırıklı; salya sümük, kötü ruhlu, huysuz; iki büklüm bir ihtiyar canlanırdı. Şimdi, "serbest dolaşımı için önü açılan küresel sermaye dünyaya hakim oldu" diyorlar ya, muhayyilem onu da şekillendirmeye çalışıyor ama gözlerimin önünde belirgin bir şey canlanmıyor. Ancak, varlığını algılama yoluyla hissediyorum. Onu isimlendirmek gerekirse kolları her yerde ve her şeyde olan görünmez bir yaratık diyebilirim. Kıskıvrak bağlayıcı, ruhu egemenlik altına almaya çalışan; insanı madde çarkında öğüten... Malum; İstanbul tehlikelerle dolu güvensiz bir şehir. Geçen akşam evime yakın tenha ve ışıkları yarı sönük caddede çantamı gizleme telaşı içinde ilerlerken son derece rahatsızdım. Sıkı bir poyraz vardı, gökyüzü berraktı. Ayın son dördüydü. Gönlüm özgürlük şarkıları söyleyerek aheste beste yürümek istiyordu. Sözüm ona medeniyet beşiği olan bir şehirde gönlümün isteğini yerine getirmek mümkün değildi. Yüreğimin derinliklerinde titizlikle korumaya çalıştığım özgürlük duygum zedelenmişti. Yaratığın oluşturduğu gölgelerde ifritler türemişti sanki... *** TV kanallarında bir program seyretmeye gör; aralardaki uzun süreli reklamlar insanın bütün ilgisini dağıtıyor. Hem, çocukların da karıştırıldığı o ne cin fikirli reklamlar öyle!.. İnsanlarda alım gücü var mı yok mu diye aldırış etmeden doyumsuzluğu tahrik ediyor. O zamana kadar düşünülmeyen ihtiyaçları akla getirip sanki bu ihtiyaçlar acilmiş gibi ön plana çıkarıyor; ensemizde o görünmez yaratığın soluğu... beyinlere sürekli "alın..alın" mesajları iletiyor... Alma telaşından doğan tatsızlıklar, alamamaktan doğan mutsuzluklar, hayatımızı altüst ediyor. Nasıl almak, neden alamamak sorunu yeri geliyor, bize esas düşünmemiz gereken şeyleri, halletmemiz gereken diğer insani sorunları unutturuyor. İş bununla da bitmiyor tabii ki... Birbiri ardınca gösterilen dizilerin sahte dünyasında, eğlence programlarının "iç bade, güzel sev!", "dünyaya bir kere geldik, aşka dalalım, şakır şakır oynayalım" havasında yalnız yakınlarınızı, komşuları değil, kendinizi bile unutur hale geliyorsunuz... Nerde kaldı Irak ve Filistin halklarının acıları, Pakistan'da soğuktan ölen depremzedeler, Nijerya'da açlıktan telef olan çocuklar... *** Kentin sokaklarında, çarşı-pazarında bire bir insani ilişkiler giderek kayboluyor. Çocukluğumuzun mahallelerinde bakkal amcalar birer ikişer kepenklerini kapatıyor, köşebaşlarında mütevazı bütçemize göre çiçek alma alışkanlığımızı devam ettiren çiçekçiler, akşam simitlerinin çıkışını kendilerine özgü nağmelerle duyuran simitçiler kayboluyor... Kestane kebapçılar da öyle... Toplumsal iletişimi ayakta tutan esnaf-müşteri muhabbetleri giderek tarihe karışıyor... Göz alıcı marketlerde artık karşı karşıya olduğunuz şeyler raflarda albenili paketler içinde sunulmuş yiyecekler, içecekler, kap kacaklar... Bir de kamçılanan tüketim hırsınız. O hırs içinde aslında tükenen sizsiniz... Gittikçe dağılan, kaybolan... Ancak kredi kartı borcu batağına düştüğünde çığlık çığlığa feryat ederken var olduğunu hatırlayan...