Yaşlılar için gün değil de hafta ayırmak güzel bir şey. Yalnızlığın yaşlılara pusu kurduğu şehirlerde bunun önemi daha da artıyor. Çünkü hayatın hay huyu içinde en fazla ihmal ettiklerimiz, kapsama alanı dışında bıraktıklarımız onlar. İstanbul gibi karmaşık ve bir türlü düzene sokulmayan şehirde dışlanmışlığın acı çilelerini çekenler ve ihmale uğrayanlar da onlar. Sevgililer günü olduğunda onbeş gün öncesinden kıyamet koparılır da Yaşlılar Haftası deyince nedense pek itibar edilmez. Onun için bu yıl da bir yaşlı haftası daha sessiz sedasız geldi geçti. Medyanın ilgisizliği malum. Çünkü yaşlılara ilişkin programların reytingi yok. Birkaç darülaceze görüntüsü, birkaç ziyaret haberi, o kadar! Oysa kültürümüzde yaşlılara sevgi ve saygı esastır. Emekliler hemen hayatın kenarına itiliyor. Gençlerin nazarında da onlar iyi kötü hayatlarını yaşamış, işlerini bitirmiş, her an sağlık problemleri yaşayan insan posaları... Aileler için adeta bir yük. Sağlık durumu iyi olanlar bile zamanla ilgisizlikten ve şefkatsizlikten hastalanıyor veya kendini hasta sanıyor. Gençlerle yaşlıları buluşturacak platformlar oluşturmak gerekliliğini her fırsatta yazıyoruz. Yaşlılar gençlerin enerjisinden yararlanıp yaşama şevki bulmalı, gençler de onların bilgi ve tecrübelerinden istifade edebilmeli. Şimdi parası olan yaşlılar için modern zihniyetle hazırlanmış huzur evleri kuruluyor. Zaman zaman gazetelerde reklâmlarını görüyorum. Ya parası olmayanlar için ne yapılıyor? Sosyal devlet onların hayatını kolaylaştırmak, yaşam aktivitelerini desteklemek için çareler üretiyor mu? Yıllar önce Firuzan'ın "Kırkyediler" isimli kitabını okumuş, yazarın Erzurum'u anlatışına hayran kalmıştım. O etkiyle Erzurum'a gitmiştim. Kendisiyle yapılan bir mülakatta Firuzan'ın Erzurum'u hiç görmediğini okuyunca şaşırmış, görmeden bir şehir nasıl bu kadar iyi anlatır diye düşünmüştüm. Bir kokteylde karşılaştık Füruzan'la. Ona görmediği halde Erzurum'u nasıl bu kadar iyi anlattığını sordum. Bana : "Sen de yaşlı olmadığın halde hep yaşlıları anlatırsın" diye cevap vermişti. O zaman bir yazara sorulmaması gereken bir soruyu sorduğum için kendi kendimi eleştirdim. Ben, altı çocuklu bir ailenin en küçüğüydüm. Gençliğim annemle babamın yaşlılık dönemine rastgelmişti. Haliyle onlara ve onlar sebebiyle bütün yaşlılara karşı çok duyarlıydım. Yazmış olduğum hikâyelerde yaşlıları anlatmaya çalışmam da ondandır. Sık sık sağlık problemleri geçiren annem için tıp tahsili yapmayı düşünmüştüm. Ama kader beni edebiyat fakültesine sevketmişti. Gençliğimin en güzel yıllarında annemi, daha sonra babamı kaybedişim yüreğimin bir köşesinde sürekli yer eden bir hüzün tortusu bırakmıştı. Bütün yaşlılara karşı duyduğum o hüzünle karışık ilgi ve şefkat bu yüzdendir. Bu şefkat ve ilginin yaygınlaştırılması hepimizin boynunun borcu...