18 Mart Cuma günü tarihimizin en önemli savaşlarından biri olan Çanakkale destanının 96. senesini idrak edeceğiz.. Çanakkale, aziz milletimizin başını eğdirmemek için gösterilen çabanın, verilen amansız bir mücadelenin ismidir!.. Bir başka ifadeyle; Allah'ın(cc) rızasına uygun düşmek için savaşmış ve fedayı can etmiş yiğitlerin gerçek hikâyesidir!.. Allah şehitlerimize rahmet eylesin!.. Mekânları cennet olsun.. Bugün, özünde Çanakkale olan duygu yüklü bir anekdotla karşınızdayım.. Balıkesir'li Ali, inançlı bir gençti.. Aynı zamanda hafızdı.. Zamanı geldiğinde köyün güzel kızlarından Ayşe'yle evlendi.. Seneler ise 1915'i gösteriyordu.. Savaş başlamıştı ve birkaç ay sonra Ali de eli silah tutan her genç gibi askere çağrıldı.. Ayşe, Ali'yi kendi elleriyle hazırladı cepheye.. "Git Ali'm" dedi Ayşe!.. "Hakk için, vatan için, doğacak evlâdımız için git!.." Ali de kararını vermişti.. Gitmesi lâzımdı elbette!.. Oturma zamanı değildi.. Vatan bahis mevzuuydu çünkü.. "Sizleri Allaha emanet ediyorum, hakkınızı helâl edin, kısmetse dönerim," diyerek, anacığının ellerinden, Ayşe'sinin ise alnından öperek gitti.. Ali kış soğuğunda varmıştı mıntıkaya!.. Savaş bütün şiddetiyle sürüyordu.. Bir yandan da şehitlerin haberi ulaşıyordu köye!.. "Ali'mden haber var mı" diye soruyordu Ayşe, kalbi yerinden fırlarcasına.. Bir haber yoktu asker Ali'den!.. Sağ mıydı, yaralı mıydı, bilen yoktu.. Ayşe, günlerce, aylarca, bekledi.. Heyhat!.. Yemen gibi, Galiçya gibi, Çanakkale'den de giden dönmüyordu.. Günler sıkıntıyla geçiyordu.. Ayşe'nin tek tesellisi küçük yavrusu Ömer'di artık!.. Çalan her kapı, duyulan her ayak sesi, Ayşe'nin yüreğini hoplatıyordu.. "Ya gelen Ali ise.." Rüyalarında Ali'yi görüyor, asker kıyafetiyle karşısında duran Ali'nin yaralarını pansuman ediyordu Ayşe!.. Ama rüyalar bir türlü gerçek olmuyordu.. Babasının fotoğrafını bile görmeden büyüyen Ömer, yürümeye başlamıştı.. Annesinden dinlediği Çanakkale'yi anlatan ninnilerle, destanlarla, büyümüştü.. Gün geçti, devran döndü.. Ülke düşmandan temizlendi.. Ali'nin âkıbetinden hâlâ haber yoktu.. Kolunu, bacağını, Çanakkale'de bırakan gaziler bile dönmüştü köylerine, fakat Ali dönmemişti.. Evet, yıllar su gibi aktı.. Kederli anacığına acısını unutturmaya çalışan Ömer, iş güç sahibi olmuş, evlenip barklanmış, çoluk çocuğa karışmıştı.. Ancak Ayşe'de değişiklik yoktu.. Ne vakit bir yere gidecek olsa oğluna hep aynı sözü söylüyordu; "baban gelirse, çağır beni oğul.." Netice-i kelâm; Ayşe, Ali'nin bir gün geleceği ümidiyle yaşayıp, durdu.. Hayat tahribatını yapmıştı. Alınlarda çizgiler derinleşmiş, saçlara beyazlar düşmüştü.. İyice yaşlanan Ayşe, güçten takatten kesilmişti.. Ve bir gün hastalandı.. Son demlerinde oğlu Ömer'i yanına çağırdı ve mecâlsiz bir sesle; "ey yavrum, bana iyi baktınız, hakkınızı helâl edin.. Sakın unutma oğlum, baban bir gün gelirse, ona; "ANNEM SENİ ÖMÜR BOYU BEKLEDİ" de!.. Ömer'in ve yanındakilerin gözlerinden yaşlar boşalırken Ayşe bir anda irkilerek doğruldu.. Kapıya doğru gülümseyerek; "HOŞ GELDİN, ALİ'M, HOŞ GELDİN" diyerek ruhunu teslim etti..