Ramazan-ı Şerif'i sağ salim bitirdik ve şükürler olsun bayrama ulaştık.. Bayram.. Ulu Bayram.. Zengine fakiri hatırlatan bayram.. Güçlüyle güçsüzü kucaklaştıran bayram.. Dargınların barışmasına vesile olan bayram.. Bayramların fazileti saymakla bitmez.. Bayramlar imtihan günleridir!.. İki küskün insan.. Ne olmuşsa olmuş, birbirleriyle görüşmüyorlar.. Görüşmeyi de bırakın, konuşmuyorlar bile.. Ancak bayram vesile oluyor.. Dargınlardan kim elini diğerinden daha çabuk uzatırsa sevgi menziline o varıyor.. Başka bir ifadeyle, sevap ganimetini o götürürüyor.. "Ey sudan sebeplerle, arkadaşıyla, dostuyla, akrabasıyla, hatta kardeşiyle küs olan kişi.. Bu mübarek bayram günü büyük bir sevaba hissedar olmaya var mısın?.. Haydi!.. Gurur yapma!.. Komplekse de girme!.. Ver elini kardeşine.. Bitsin bu ayrılık.. Ne mutlu nefsini ayakları altına alana.." Neyse, işi tadında bırakalım, fazla derine dalmadan, biraz da nostalji yapalım ve yazımıza devam edelim.. Ramazan öncesiydi.. Topkapı civarındayım.. İstikamet her zaman olduğu gibi Fatih.. Kestirme olsun diye Çapa Tıp Fakültesi'nin içinden süzülüp indim ve oradan da Vakıf Gureba Hastanesi içinden Vatan Caddesi'ne çıktım!.. Aklıma da neler geldi neler!.. Vatan Caddesi'ndeki eski Lunapark'ın (şimdiki Migros) yanıbaşında Çapa top sahasını hatırladım.. Yine o sahada 70'li yılların başında benim de bizzat oynadığım maçlar bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden.. İstanbul'un orijinal olduğu seneler.. Küçüğün büyüğe saygılı, büyüğün küçüğe şefkatli olduğu o güzelim yıllar!.. Çapa top sahası, şu an taşla toprakla doldurulmuş ve dümdüz olmuş bir vaziyette önünden geçen insanlara mahzun bir şekilde bakıyor. Yine Çapa sahasının karşısında yan yana iki saha daha vardı.. Biri Hüsambey, diğeri ise Yenibahçe.. Şimdi yerlerinde yeller esiyor. Bir kısmı İstanbul Emniyet Müdürlüğü oldu, bir kısmı da Fatih Belediyesi.. Bu sahalarda öyle "bayrak maçları" yapılırdı ki, inanın derbi maçları yanında sönük kalırdı!.. Ve bu sahaların etrafındaki bahçelerde "Arnavut Bahçıvanlar" İstanbulluya sebze yetiştirirlerdi.. Lahanalar, pırasalar, patlıcanlar, domatesler, biberler!.. Hepsi organikti ve hepsi tarih oldu.. İstanbul'un en güzel fotoğraflarından biri de ara sokaklarıydı.. Sokak araları umumiyetle topraktı.. Ama öyle tozlu, topraklı değildi.. Çünkü İstanbullular temiz insanlardı, her hane sahibi evinin önünü süpürürdü ve sulardı.. Şimdiki çocuklara gerçekten üzülüyorum.. Oynayacakları ne arsa kaldı ne de sokak arası.. İstanbul'un arsalarını imha edip çirkin ve plânsız yapılaşmaya sebep olanlar, maalesef ucube bir şehrin de mimarı oldular.. İstanbul âdeta katloldu, İstanbullu da mahvoldu.. Hasıl-ı kelam; işin mânâsı olan ruh ve paylaşım rafa kaldırılıp her şey para ile ölçülünce, bize de işte böyle ahla vahla karışık maziye seyahat etmek düştü..