Lisede okuduğum yıllarda, Beden Eğitimi derslerinden şikâyetçi idim. İkide bir; "Nedir bu Beden Eğitimi derslerinin lüzumsuzluğu? Elimizi, kolumuzu sallamanın, koşmanın, atlamanın, çömelmenin, kalkmanın bize ne faydası var?" diyerek söyleniyordum. Üniversite talebesi iken, kanaatlerimde yüzde yüz değişme oldu. Keşke üniversitelerimizde de Beden Eğitimi dersleri veya saatleri olsa diyerek iç çekmeye başladım... Şimdi yaşım 76 civarında, spor yapmamaktan, her gün muntazaman yürüyememekten, koşamamaktan, çömelip kalkamamaktan şiddetle şikâyetçiyim. Sağlıklı bir hayat için, çeşitli vücut hareketlerini kayıtsız şartsız faydalı görüyorum... İnsanların veya kalabalıkların, biriken enerjilerini şu veya bu şekilde boşaltmaları da, sağlığımız açısından gerekli. Yani ben, futbol maçlarına veya başka spor dallarına gitmeyi de yapılan karşılaşmaları seyretmeyi de zaman zaman coşup-taşmayı da faydalı buluyorum. Tabii belirli ölçülerle davranmayı, sevinmeyi, üzülmeyi, kastederek böyle yazıyorum. Ama görüyorum ki, görüyorsunuz ki, biz, zaman zaman tabii ölçüleri kaybederek hatta çok vahşiyane davranışlar içinde çırpınıyoruz. Böylece futbol maçlarını, en vahşi toplulukları bile utandıracak davranışlarla çirkinleştiriyoruz. Takım taraftarlarını cehaletin, kabalığın, ahmaklığın, vahşetin, dehşetin içinde yetiştiriyoruz... Bilmem dikkat ediyor musunuz, Futbol maçlarında zaman zaman şahit olduğumuz vahşet, başka hiçbir spor yarışmasında yok. Mesela ben, bu yaşıma kadar atletizm yarışmalarında, voleybolda, basketbolda, rallide, kayakta, boksta... vurup-kırmalara, yakıp yıkmalara hiç şahit olmadım. Ama bir futbol maçı sonrasında şu kadar kişinin öldüğünü-öldürüldüğünü yaralandığını çok gördüm. Polislerimiz coplarını veya biber gazlarını sadece futbol maçlarından sonra kullanıyorlar. Niçin? Bir futbol maçında mutlaka üç ihtimal vardır: Takımlardan biri ya galip gelecektir, ya mağlup olacaktır ya da maç berabere bitecektir. Dördüncü bir ihtimal yoktur. Elbette iyi oynayan kazanacaktır, kazanmalıdır. Kazanan takımı rakip takım elbette tebrik etmelidir. Hatta alkışlamak asaletiyle neticeyi kabullenmelidir. Veya sessizce dağılmak büyüklüğünü gösterebilmelidir. Ama bizde böyle olmuyor. Kaybeden takımın taraftarları âdeta yeri-göğü birbirine katıyor. Vuruyor, kırıyor, yakıyor, yıkıyor. Polislerimize saldırıyor. Polis arabalarını deviriyor. Kendi stadının koltuklarını parçalayarak sahaya fırlatıyor. Tam bir vahşet krizine tutuluyor... Bunun son örneklerinden birini, geçen hafta oynanan Fenerbahçe-Galatasaray maçında gördük. Takımları berabere kaldığı için, bazı Fenerbahçe taraftarları, ancak mağara devri insanlarına yakışır davranışlarla etrafa saldırdılar. Ahmakça bir öfkeyle kendi stadyumlarının koltuklarını parçaladılar. Yani kendi takımlarının yönetim kurullarını, lüzumsuz masrafların içine soktular. Gelecek maçlarda takımlarını ve stadyumlarını cezalandırdılar. Maç sonrasında, stadyumlarının ışıklarını kestiler. Galatasaraylı futbolcuları soyunma odalarına tıktılar. Şampiyonluk kupasının soyunma odasında verilmesine zorladılar, ancak devreye Başbakanın girmesiyle kupa sahada verilebildi... Bu anlatılmaz geriliği, zorbalığı, kabalığı, vahşeti... sadece Fenerbahçe taraftarlarına değil, hiçbir takıma yakıştıramadığım ve cereyan eden olaylardan misilsiz bir utanç duyduğumu belirtmek istiyorum...