Sivas'ta Madımak faciası meydana geldiğinde yine bu sütunda yazmıştım: Yakıştı mı sana ey koca Sivas başlıklı makalemde demiştim ki: Madımak faciasını öyle gaflet, cehalet, dalalet, ihanet... kelimeleriyle açıklayamayız. Çünkü bu kelimeler, o felâket karşısında çok hafif kalıyorlar. Gafletten cehaletten dalaletten, ihanetten bin misli daha ağır kelimeler bulmalı bu büyük faciayı o kelimelerle lânetlemeliyiz... Dün olduğu gibi bugün de aynı kanaatteyim. Sivas benim memleketim. Sivas benim Sultan şehrim. Madımak Otelinde 35 kişinin diri diri yakılması ne Sivas'a kıl kadar bir itibar kazandırdı ne de mübarek dinimize. Sivas'ın ve İslamiyetin büyük kayıpları ise, yüzlerle değil binlerle ifade edilebilir. Madımak faciası üzerinden tam 19 yıl geçti. 19 yıldan beri birtakım adamlar, her 7 Temmuzda, meydanlara dökülerek bağırıp çağırmaya başladılar. "Sivas'ın intikâmını alacağız! Sivas'ı unutmayacağız! Unutturmayacağız!" diyerek adeta kin kustular. Kimse çıkıp da onlara sormadı: Siz kimsiniz? Sivas'ın intikamını kimden ve nasıl alacaksınız? Burası bir dağ başı mıdır? Ve siz, Sivas'ın ve Türkiye'nin başına yeni belâlar getirmek yolunda olduğunuzun farkında mısınız? demedi. Bana göre, Madımak otelinde 35 Alevi vatandaşımızı yakanlar ne kadar gafil, ne kadar vahşi, ne kadar goril ruhlu insanlar ise her yılın temmuz ayında meydanlara dökülerek tepinenler de, kin ve intikâm yüklü şamata koparanlar da aynı ölçülerde cahil ve gafil ruhlu zavallılardır. Böyle düşünenler, yeni Madımak yeni Maraş, yeni Çorum, Malatya, İstanbul... hadiselerinin müsebbipleri olacaklardır... 21. yüzyıla girmemize, yani ilim çağını yaşamamıza rağmen, tamamen cehâletten kaynaklanan hadiseleri, meydanlara dökülerek, "Kahrolsun!" "İntikam!" "Kana kan!" çığlıkları kopararak halledeceğimizi sanıyoruz. Halbuki bizim meydanlara dökülerek, kin ve intikam duygularıyla haykırarak hiçbir meselemizi halletmemiz mümkün değildir. Mümkündür diyenler, büyük meydanlarımıza çıkarak "kahrolsun kanser hastalığı!" veya "Kahrolsun hırsızlık" "Kahrolsun cahillik!" diye bağırıp dursunlar hemen. Türkiye'de ciddi ölçüler içinde bir Alevi-Sünni gerginliği var. Bunun sebebi, katran karası rengindeki cehalet kumkumasıdır. Bu dehşetli cehaleti, çok ciddi bir eğitimle ortadan kaldırmadığımız müddetçe, dirliğimizi, birliğimizi sağlayamayız. Bu da çok ciddi bir din eğitiminden geçer. Elli yıldan beri bu meselenin içinde olan bir kimse olarak görüyor ve diyorum ki; Alevilik Hz. Ali'yi ve onun Ehl-i Beytini sevmek demektir. Ama birtakım Alevilerin ne Hz. Ali'den, ne de onun Ehl-i Beytinden haberleri vardır. Birtakım Sünniler de, İslâmiyetin büyük aydınlığından uzaktırlar. İslâmiyet aydınlık demektir. İslâmiyette gaye, gönülleri fethetmektir. İslâmiyet, zorlaştırmamak kolaylaştırmaktır. Nefret ettirmemek, sevdirmektir. Dinde, katiyyen zorlama yoluna gitmemektir. Nisa Suresinin 99. ve 100. ayetlerini çok iyi bilmektir. Kâfirun suresini unutmamaktır... Hal böyle olmasına rağmen bizde birtakım Sünniler, Alevileri topyekûn kâfirlikle suçlamaktadırlar. Bu ummanları dolduracak kadar yanlış bir değerlendirmedir. Birtakım Aleviler de Sünnileri Yezidlikle suçlamaktadırlar. "Varma Yezidin yanına/Kokusu siner tenine" diyerek Sünni camiayı lânetlemektedirler. Bu zihniyet de, güneşi donduracak kadar utanç yüklü bir cehaletin ifadesidir. Madımak faciasının bütün sanıkları işte teker teker mahkûm oldular. Eğer bu vatanda adam gibi yaşamak istiyorsak, Aleviliği de, Sünniliği de çok iyi bilmek mecburiyetindeyiz.