Adıyaman manevî dünyası zengin şehirlerimizden biri. Adıyaman bu büyük zenginliği, sahabe ve evliya türbelerine borçlu. Adıyaman'a indiğimin ikinci gününde, o sahabe ve evliya türbelerini ziyaret ettim. Gördüm ki, İstanbul'un fethinde: Eba Eyyübül Ensari ne ise, Adıyaman'nın Arap orduları tarafından kuşatılmasında da, şehrin 20 km kadar uzağında şehit düşen sahabeden Saffan Bin Muattal da odur. Saffan Bin Muattal 680 yılında şehid düşmüş. Demek ki Hz. Muattal ve Hz. Hüseyin'in şehit düştükleri tarih, birbirine çok yakın. Abuzer Gaffari'nin makamı da Adıyaman toprağında. Abuzer Gaffari için yapılan türbeye girdiğim zaman, doğrusu çok şaşırdım. Çünkü onun sandukasını, Adıyamanlı Müslümanlar, tam 6 metre uzunluğunda yapmışlar. Dünya yaratıldığından beri 6 metre uzunluğunda bir insan görülmedi. Ama ona, daha büyük bir itibar kazandırmak isteyeneler, sandukasını da çekip uzatarak yeşil bir örtü ile süslemişler. Sahabeden Mahmud El Ensari'nin türbesine de gittim. Belediye Başkanı M. Necip Büyükaslan, doğrusu bu büyük zatların, hem türbelerini güzel yaptırmış, hem de türbe etraflarını çok güzel düzenlemiş. Bana anlatılanlara göre, Ramazan ve Kurban Bayramlarında veya kandil günlerinde, bu türbelerin etrafında 50.000 veya 100.000 kişinin toplandığı oluyormuş. Şehrin içinde, Yunus Emre Mahallesinde Alevi vatandaşlarımız kendileri için bir cemevi yaptırmışlar. Gittim cemevini de gördüm. 25-30 m uzunluğunda, dikdörtgen prizma şeklinde sarı boyalı düz bir bina. Şimdilik iki katını çıkmışlar. Muhtemelen bir kat daha çıkacaklar. Cemevi'nin yapılmasında Adıyaman Belediyesi de yardımcı olmuş. Belediyenin İslâma yakışır bir olgunlukla davranmasına çok sevindim. Unutmamak lâzımdır ki, İstanbul'da 1892 yılında II. Abdülhamid Han devrinde yapılan DAR-ÜL ACEZE'de Müslüman-Hristiyan ve Musevi vatandaşlarımıza devletimiz kol kanat geriyordu. Aynı zamanda halife olan padişahın fermanıyla inşa edilen bu hayır kurumunda Câmi de yapılmıştı, Kilise de Havra da! Çünkü İslâmiyette, dinde katiyyen zorlama yoktur. Herkes, kendi inancına göre inanmak ve ibadet etme hakkına sahiptir. İslâmiyetin tanıdığı bu inanma veya inkâr etme hakkı o kadar teminat altına alınmıştır ki: Sevgili Peygamberimizin amcaları arasında bile kâfir olanlar vardır. Onlara katiyyen dokunulmadı. Meselâ Peygamberimizin öz amcalarından biri olan Ebu Leheb kâfirdi Hz. Ali Efendimizin babası Müslüman olmamıştı. Ama hiçbir Müslüman, babası yüzünden Hz. Ali'ye bir soğukluk duymamıştır. Hz. Ali Efendimiz, İslâmiyetin yüz akıdır. İlmin kapısıdır. İslâmın kılıcıdır. Hz. Ali Efendimizi sevmeyen bir Müslüman, ya çok câhil bir adamdır veya aramızda bir Ebu Cehil ihanetiyle yaşamaktadır. Ben Adıyaman'da Mehmet Âkif'i anma gecesinde konuşurken onun bir özelliği üzerinde ısrarla durdum. Âkif'e göre: "Bizim en büyük düşmanımız cehalettir. Âkif, cahil insanları hayvanlardan farksız görmektedir. Batı dünyası ilim sayesinde yeryüzünü bırakarak gökyüzüne hakim olmaya çalışmaktadır. Biz de, cehaletimiz yüzünden birbirimize hasım haline gelmekteyiz!" Ben cehaletin ve gafletin millet hayatımızda meydana getirdiği felâketlere eğilmek istedim. O bakımdan, son günlerde, Adıyaman'da bazı Alevi vatandaşlarımızın kapılarına, duvarlarına konulan garip işaretler dolayısıyla söze başladım. Önce Belediye Başkanımız, sonra bir Alevi dedemiz, sonra beyaz sakallı Sünni vatandaşlarımız ayağa kalktılar: -Adıyaman'da bir Alevi-Sünni gerginliği düşmanlığı yoktur! dediler. Dünyalar kadar sevindim. Siz de sevinmiyor musunuz?