Yılmaz Öztuna artık yok. 82 yıllık ömrünü, 60 eserle ve binlerce makaleyle değerlendirerek, güzelleştirerek, ebedileştirerek göçüp gitti. İslâm inancına göre, onun sevap defteri hiç kapanmayacak, kıyamete kadar açık kalacak. Çünkü o, geride bıraktığı tarihî eserlerle, gelecek nesillere de ışık tutacaktır. Onun aziz naaşını, omzunda ebediyete uğurladıktan sonra bu şehrin büyük gazetelerini teker teker gözden geçirdim. Gördüm ki, bazı gazeteler, onun ölüm haberini, tek sütun üzerinden 5-10 satır halinde geçiştirmişler. Bazı gazetelerimiz ise, oralı bile olmamışlar. Yani Yılmaz Öztuna'nın vefatını tek satırla olsun vermemişler. İçimden: Yazıklar olsun size! Yuh olsun geçmişinize, geleceğinize! dedim. Bu ruhsuz, bu köksüz basınımız fahişelikten "Aşk yapmak, aşk yaşamak" diye bahsediyor. Şununla bununla, resmen metres hayatı yaşayan kızlar, kadınlar ise, ar damarları patladığı için yüz binlerin, milyonların önünde ağızlarını "düzeyli bir ilişkimiz var!" diye açıyorlar. Metres veya kapatma kelimeleri, şu geberesi performans soytarısının koluna girerek "düzeyli ilişki" oldular. Günde kırk kişiyi koyunlarına alan yırtık fahişelerimiz ise artık "aşk yaptıklarını, aşk yaşadıklarını" söylüyorlar. Tarihimizin hiçbir devresinde aşk duygusu bu kadar kirlenmemiştir. Şimdi milletimize hasım haline gelen bâzı gazetelerimiz, bu düzeyli ilişkileri, bu aşk yapmaları kocaman başlıklarla, kocaman resimlerle vermekten utanmıyorlar. Daha geçen hafta, bir sokak ortasında, oynaşıyla öpüşürken pantolonu düşen ve donsuz olduğu görülen bir adamın kocaman resmini ve düzeyli ilişkisini sütunlarına taşıyan gazetelerimiz, Yılmaz Öztuna gibi müstesna bir tarihçimizin vefatını görmezlikten geldiler. Bir ülkede, "düzeyli ilişkiler" içinde yaşayan iki kişi bile olmasa veya bizim bâzı gazetelerimizin resimleri ve isimleriyle ön plâna çıkardıkları "aşk yapanlar" aramızda bulunmasa cemiyet hayatında hiçbir sarsıntı meydana gelmez. Aksine, daha huzurlu, daha güvenilir, daha sağlıklı... bir millet teşekkül eder. Ama bir milletin tarihçileri yoksa veya bir milletin tarihçilerine rağmen, orada tarih şuuru teşekkül etmemişse, büyük felâketler, her an kapıda demektir. Çünkü tarih şuuru, bir insanın hâfızası gibidir. Hâfızasını kaybeden, hatta kendi adını bile hatırlamayan bir kimse ne ise, tarih şuurundan kopan bir millet de odur. İşte Yılmaz Öztuna ve onun gibi büyük tarihçilerimiz toplulukları millet şuuru etrafında toplayan tarih şuurunun o tılsımlı gücün mimarlarıdırlar. Akıllarda daha iyi kalması için, çok basit bir örnek vermek istiyorum: Hani biz bir bulgur pilavı yapmak için elimizin altında yeterli miktarda bulgurun, suyun, tuzun, yağın bulunmasını isteriz. Bu malzemelerden biri bulunmadığı takdirde, bulgur pilavı hiç olmaz veya yenmeyecek kadar tatsız-tuzsuz bir nesne ortaya çıkar... Büyük kalabalıkların millet şuuru etrafında birleşmesi için de dil, din, tarih şuuru, gelenekler ve görenekler, güzel sanatlar gibi kültür kaynaklarına şiddetle ihtiyaç vardır. Bu kaynaklardan biri olmadığı takdirde, millet çok ciddi buhranlarla karşı karşıya demektir. Yani tuzsuz, yağsız, susuz... bir bulgur pilâvı ne ise, dilden, dinden, tarih şuurundan mahrum bir topluluğun durumu da odur. Yılmaz Öztuna ve benzerleri millet hayatımızın temel taşlarıdırlar bu bakımdan kaybımız çok büyüktür.