Yunus Emre Kültür Vakfı dolayısıyle -1-

A -
A +

Ömrümün en güzel günlerinden birini, geçen ay İran'da yaşadım. Yunus Emre Kültür Vakfı'nın 20. şubesi Tahran'da açıldı. O kutlu merasimde, Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu da güzel bir beyanda bulundu. Davutoğlu'nu ve Vakıf Genel Başkanı Prof. Dr. Ali Fuat Birkan'ı dinlerken duyduğum sevincin hududu yoktu. Çünkü Tahran'daki konuşmalardan anladım ki Yunus Emre Kültür Vakfı, müstesna şairimizi olduğu gibi anlatacak. Yani Yunus Emre, Selçuklu Türkiyesinde nasıl yaşamışsa, neye inanmışsa, inancını nasıl ifade etmişse, insanlara nasıl bir yol göstermişse bütün dünyada da öyle anlatılacak. Bu çok mu önemli diyeceksiniz. Hem de ummanları dolduracak kadar önemli. Çünkü insanlığın huzuru, dünya barışı... Yunus Emre fikriyatına bağlı. Çünkü Yunus Emre, kavga etmek için değil, gönülleri kazanmak için yazdı ve yaşadı: "Ben gelmedim davi için/Benim işim sevi için. Dostun evi gönüllerdir/Gönüller yapmaya geldim" Yunus Emre'ye göre gönül kazanmak, bir insanın en önemli, en mukaddes vazifelerinin başında yer almalıdır: "Bir kez gönül kırdın ise/Bu kıldığın namaz değil./Yetmişiki millet dahi/Elin yüzün yumaz değil" Yunus Emre'nin Risalet-ün Nushiyye, yâni Nasihatler Risalesi dünya ve âhiret huzurunun altın anahtarlarıyla dolu. Tahran'daki açılışta gördüm ki ve anladım ki dünümüzle bugünümüz arasında kuvvetli köprüler kuruluyor. İnandım ki, Cumhuriyetimizin ilânından sonra bâzı kişiler ve bâzı resmî kuruluşlar tarafından kültür köklerimize karşı başlatılan aleni düşmanlıktan artık vazgeçiliyor. Bu, çok önemli bir gelişme. Ve tabii çok hayırlı bir değerlendirme. Çünkü milletler, kendi kültür kökleri üzerinde yaşarlar ve yükselirler. Kendi kültür temellerinden kopan, uzaklaşan milletlerin yaşama şansları yoktur. Acı ama gerçek; cumhuriyetimizin yanlışları arasında, kendi kültür zenginliklerimize karşı takındığımız hasmane tavırlar da var. Mesela Türkçe, varlık sebebimiz, şah damarımız olmasına rağmen, zaman zaman budanmış, tamtakır bir kabile dili haline getirilmiştir. Türkçemizi budama hastalığımız dünden bugüne devam ediyor. Mesela, Cumhuriyetin ilânından sonra İslâmiyete karşı ciddi bir mücadele başlatılmıştı. İslâmiyetten korkulmuştur. Din denilince, bazı insanların akıllarına Orta Çağ karanlıkları gelmişti. Kur'an bir çöl kanunu olarak kabul edilmiş, milletimizin Hristiyanlık dinine geçmesi bile istenmiştir. Işığını Kur'andan alan dünya çapındaki şöhretlerimizin Müslüman oldukları gizlenmişti. Onlardan hep "Hümanist" veya "İnsan sever" kişiler olarak bahsedilmişti. Halbuki Hümanizmin, İslamiyetle, dinle hiçbir beraberliği yoktur. Hümanizm, Pozitivizmden kaynaklanmıştır. Pozitivizmde ise, ahiretin kapıları kapanmış, insanın insana tapması istenmiştir. Bizde Yunus Emre de Mevlâna da, daha başka mutasavvıflar da hep dinden, kitaptan Allahtan... fersah fersah uzak kimseler olarak gösterilmişti. Bana inanmıyor musunuz? Öyleyse açın Kültür Bakanlığımız tarafından 1998 yılında bastırılan Alevi-Bektaşi Şairleri Antolojisinin birinci cildinin 73. sayfasını ve orada Prof. Dr. Sabahattin Eyüboğlu'nun Yunus Emremizi nasıl tanıttığını öfkelenmeden okuyun. Sabahattin Eyüboğlu diyor ki: "Yunus, bütün dindarlığına, Müslümanlığına karşın (rağmen) hiçbir dinin, tarikatın adamı değil, hatta bir din adamı bile değil. Tersine, bütün dinlerin ötesinde câmilerin, kiliselerin, tüm tapınakların dışında, hele softaların düpedüz karşısında, kitapsız, tapınmasız, töresiz, kıblesiz bir inancın adamıdır!" Beğendiniz mi? Bu yedi başlı canavardan farksız yalana inandınız mı?

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.