Dünyanın en kıdemli politikacılarından Nobel Barış ödüllü Yaser Arafat, 5 aylık bir düşman muhasarasından kurtuldu. Aktif siyasete döndü. 5 ay öncesinden daha güçlü, ihtimal daha kalıcı olarak... Halbuki hasmı Şaron, onu politika dışına atmak istiyordu. Şaron'un mutaassıp bir adam olmasından kaynaklanan bir istekti. İsrail'in gerçek menfaatlerine uygun değildi. Ancak taassup öylesine bir duygudur ki, hizmet ettiğini ve yücelteceğini sandığı ideale sadece zarar verir. Arafat'ın yerini, daha radikal bir Filistinli'nin alacağını Şaron, geç de olsa, belki görmüştür. Arap tarafından bakarsak, Arafat'ın dönüşünün Filistinliler'in yararına olup olmadığı, münakaşa konusudur. Arafat'ın politikasını ve şahsını beğenmeyen çok Arap vardır. Şimdi Şaron, yerleşme bölgeleri dediği işgale uğramış topraklar için öylesine güvenceler istiyor ki, gerçekleşmesi hâlinde, Filistin devletinin yaşaması mümkün değildir. Üstelik Amerika'ya milyarlarca dolara mâl olacaktır. Şaron'un İsrail'e ne kazandırdığı tartışılabilir. Zira eylemini onaylayan devlet yoktur. Meşru müdafaa diyerek yarım ağızla savunan Birleşik Amerika'ya ve Washington'ın dış politikasına, dolayısıyle Pax Americana'ya zarar verdiği kesindir. Şaron'un akıl almaz, Yahudi zekâsı ile bağdaşmaz bir tutumu, İslâm ve Hıristiyan dinlerine saygısızlığıdır. Zaten savaşı, Mescid-i Aksâ'ya tecavüzle başlattı. Sonra Hazret-i İsa'nın doğduğu yere yapılan kiliseye sataştı, kuşatmaya hâlâ pervasızca devam ediyor. Hazret-i İsa, dinimizde, Efendimiz'den sonraki en büyük peygamberdir. Müslümanlar, Hazret-i Ömer'den beri doğduğu yere en titiz saygıyı gösterdiler. Doğrusu ne Hıristiyanlar'dan, ne Müslümanlar'dan, ne Filistinliler'in bir parçasını oluşturdukları Arap âleminden, ciddi tepki gelmedi. Platonik protestolar dışına çıkılamadı.