EŞ VE ÇOCUKLARINI KAYBEDİNCE...
Sultan II. Mahmud'un kızı Adile Sultan, çok sevdiği eşi Mehmet Ali Paşa ve dört kızını genç yaşlarda kaybettikten sonra Adile Sultan Sarayı'nda oturmak istemedi ve 1868 yılında sarayı terk etti.
Osmanoğulları'ndan Türk imparatorluk prenseslerine "sultan" denir. Habsburg (Avusturya) imparatorluk prenseslerine arşidüşes, Romanov (Rusya) imparatorluk prenseslerine grandüşes, Timuroğulları ve İran Türk imparatorluk prenseslerine "beğim" denmesi gibidir.
"Sultan" sayılabilmek için babasının padişah olması gerekmez. Babası şehzâde de olabilir. Daha açık ifadeyle, babası Osmanoğlu olmalıdır. Annesi Osmanoğlu (yani sultan) babası ise şehzâde olmayan prenseslere hanım-sultan denir. Bunlar Türk imparatorluk prensesi değil, sıradan Türk prensesleridir.
Bugün (2010) hayatta -bebekler dahil- 16 sultan vardır. 1921 (Nesl-i Şâh Sultan) ile 2004 (Asyahân Sultan) arasında doğmuşlardır. Hanım-sultan sayısı da bu civardadır. Sultanlar, şehzâdelerle birlikte "Hânedân âzâsı/üyesi", fakat hanım-sultanlar ancak "Hânedân mensûbu" sayılırlar.
Buna rağmen sultan denen imparatorluk prensesleri tahta geçemezler. Tahta geçebilmek için kesiksiz Osman Gazi'nin sulbünden erkek yani şehzâde olmak gerekir. Avrupa'da Fransa ve Almanya hânedanlarında tahta yalnız erkekler geçebilir. İngiltere, Rusya, Hollanda, İspanya, Portekiz, İsveç, Danimarka'da prensesler de tahta "hükümdar kraliçe veya imparatoriçe" olarak geçebilirler.
Tahta en yaşlı şehzâdenin geçmesi ancak 1703'te Üçüncü Ahmed'in cülûsu ile kesinleşmiştir. 1617'de kesinleştiği hakkında bütün eski ve yeni kitaplarda yazılan kesinlikle yanlıştır.
Osmanlı devletinde tek soylu aile Osmanoğulları'dır. Başka bir ailenin soyluluk iddiası, hânedâna saygısızlık sayılmıştır. Avrupa sisteminin tam aksi olduğu görülüyor. Bu sistemin, kültür hayatımızı, hattâ bütün hayatımızı asırlarca olumsuz etkilediğini vurgulamam gerekiyor. Öyle Cumhuriyet dönemi kitaplarında yazıldığı gibi erdem falan değildir. Zaten Osmanlı'ya mahsustur. Osmanlı'nın vârisi olduğunu resmen iddia ettiği Selçukoğulları sisteminde ve başka -İslâm sonrası ve öncesi- bütün Türk devletlerinde soyluluk vardır. Osmanlı, o Türk ve İslâm devletlerinde Hânedân üyesi prenslere ülkeler verilerek ayrıştığını iyice tenhis ederek böyle bir sistem kurmuştur. Avrupa devletleri bu sebeple, prenslerin her birinin devletin bir yerinde -hem de irsî olarak- hükümrân olmaları ile, millî birliklerini Osmanlı'dan çok geç yapmışlardır. Osmanoğulları'nın 15. asır ortalarında kesinlikle başardıkları bu işi, en büyük Hristiyan hânedânı sayılan Fransa'nın Capet (Kape) hanedanı 17. asır ortalarında gerçekleştirebilmiştir.
MÜLKİYELİ DAMATLAR
Sultanlar, 16. asra kadar daha çok Anadolu beylikleri prensleri, Osmanlı devletinin kuruluşuna katılan ailelerin çocukları ile evlendirildi. Ancak 16. asırda ortada kız verecek ve kız alacak Anadolu beyleri kalmadı. Osmanlı devleti, bu beyliklerin Türkmen hânedanlarını sıradan devlet görevlileri hâline getirmek için özel gayret gösterdi.
Sultan prenseslerimiz, rastgele devlet görevlileri ile evlendirildi ki böyle bir şey Avrupa sisteminde asla mevcut değildir. Devlet görevlisinin mülkiye, tercihen asker sınıfından gelmesi gerekiyordu. İlmiye (ulemâ) ve tarîkat mensuplarına, onların çocuklarına asla sultan verilmezdi (bir iki istisnası var). Niçin olduğunu hiçbir tarihçimiz yazmadı. Halbuki sebebi çok basittir: Mülkiye ve asker görevlisi, sadrâzam olsa bile, hapis, müsâdere, epey sık olarak da idamla cezalandırılabiliyordu. İlmiye sınıfına idam ve hapis cezası kesinlikle verilemiyordu (birkaç istisnası var). Osmanlı, kafasını kestiremediği erkeğe, Hânedan kızı vermedi (tarîkat mensupları ancak siyasete karışırlarsa bazen söylenen cezalara uğramışlardır, çünkü Osmanlı sisteminde ya dünyevî sultan olunurdu, ya gönüller sultanı).
Sultan, kocası dâmâd paşa çok defa eyaletlerde görevli olduğu halde asla onunla gidemez, İstanbul'daki sarayında otururdu. Bizans imparatorluk prenseslerinin İstanbul dışına çıkmak yasağı ile aynı olduğu görülüyor. 4. Mehmed'in yaşlı ablası Hadîce Sultân'a İzmit gibi yakın bir yerde kocasının yanına gitmek izni vermesi istisnadır. Birkaç sultân'a da hac izni verilmiştir. Abbâsî hânedânında da Bağdad dışına prenses vermekte çok titiz ve huysuz davranıldığını hatırlatmalıyım.
Osmanoğulları'nda şehzâde kıyımı dehşet verici olduğu halde, hiçbir sultan ne öldürüldü, ne zehirlendi, ne sûikasde uğradı. Haylisinin yaşlı öldüğü görülür. Son şehzâdenin 1916'da öldürüldüğünü vurguluyorum.
Dâmâd resmî unvanı ile prenslik statüsüne alınan sultan eşleri, zevceleri sultanların saraylarında, sâhil-saraylarında, yalılarında, köşklerinde yaşamaya mecburdular. Eşleri sultanları asla kendi evlerine, konaklarına götüremezlerdi. Sultanlar, arzû ederlerse, kocalarını tek bir cümle telaffuz edip boşayabilirlerdi (çok az vuku bulmuştur). Hanım-sultan ve sultân-zâde denen sultan'ların kız ve erkek çocukları, annelerinin saraylarında büyütülürlerdi. Hanım-sultan ve sultan-zâdeler, babaları dâmâd'lar gibi prens statüsünde idiler. Fakat eşleri de, çocukları da hiçbir unvan taşımaz ve prens, prenses sayılmazlardı. Soyluluğun kimseye verilmemesi hususunda Osmanlı sisteminin titizliğinin diğer bir örneğidir.
SARAY HAZÎNE-İ HÂSSADAN
Sultanlara, genç yaşta evlendirilirken, yüzlerce (evet yüzlerce) hizmetkârın çalıştığı bir saray, muazzam bir tahsîsat (maaş) verilirdi. Bunu padişah, hazîne-i hâssa denen kendi hazinesinden verirdi. Ekserisi yaşlı kişilerle evlendirildikleri için, genç yaşlarda dul kalmış, birden fazla evlilik yapmışlardır. Birinci Ahmed'in Kösem Sultan'dan doğma büyük kızı Ayşe Sultan (1605-1657) dördü sadrâzam, 8 ayrı vezirle evlenerek tarihinin rekorunu kırdı. Kız kardeşi -aynı anneden - Fatma Sultan (1606-1670) biri sadrâzam 6 vezirle evlendi.
Hânedan dâmadlığına seçilen kişi, vezir (mareşal) rütbesinde değilse, evlenirken bu en yüksek rütbe tevcîh edilirdi. İç güveyisi olan dâmâdlar, eşleri sultan'ların saraylarından (biri sâhil-saray) faydalanırlardı. Sultan kethudâsı denen yaşlı ve emekli, çok güvenilir bir yüksek bürokrat, sultan'ın parasını ve gelirlerini, giderlerini yönetirdi.
1908'de Avrupa sisteminin başladığı görülürse de, tarihin en büyük hânedânının, sultan unvanını verdiği kız çocuklarının statüsünü zaman içinde yenilemekte zorlandığı görülür. Ancak Devlet'in, hâkan-halîfeye bile sağlayamadığı can ve mal güvenliğini sultanlar için -hem de istisnasız- temin ettiğini eklemem gerekir...
Kitaplar arasında
Osmanlı siyasî ve kültür tarihinin seçkin uzmanı Prof. Dr. Ahmet Nezihi Turan, Gökhan Yavuz Demir'in katılması ile, çok orijinal bir kitap yayınladı: 34 san'at ve ilim mensubu tanınmış kişi, kendi ağızlarından, babalarını, biribirlerine pek de benzemeyen bakış açılarından anlatıyorlar: Oğullar ve Babaları, İst. 2010, Paradigma Yayıncılık, 392 s.