Kriz, Ecevit krizidir. Normal bir demokraside Ecevit'in, Çankaya'daki kapışmanın sonunda ekonominin çökmesi olayında istifası gerekiyordu. Ancak muhalefetin alternatif oluşturamaması, Ecevit iktidarını devam ettirdi. Başbakanın hastalığı biliniyordu. Rahşan Hanım'ın sultasını bilmeyen ise yoktu. Hastalığın açığa çıkması beklentisini unutmamak gerekir. Bu beklenti geç de olsa gerçekleşti. Ama bir şey değişmedi. Başbakan, yerinden kımıldamadı. Kopenhag kriterleri denen düzen, Türkiye'nin nice zamandan beri iddia ettiği demokrasinin ta kendisidir. İç dinamikler, gerçek demokrasiyi bir türlü sağlıyamadı. Statükocuların direnci kırılamadı. Özal gibi bir kökten reformcu bile ne ekonomiyi bırakmak istemiyen koyu sosyalist devletçi zihniyeti, ne de gülünç olduğu derecede amansız kırtasiyeciliği ortadan kaldıramadı. Özal sadece, sosyalist sistem yıkılmadan önce liberal ekonomiye kapıyı açtığı için, Türkiye'yi felâketten kurtardı. Demirel'in politikadan çekilmesiyle Ecevit, sudan çıkmış balığa döndü. Devlet boşluk kabûl etmiyeceğine göre Demirel, bu boşluğu dolduruyordu. Ecevit, önce Demirel, sonra Bahçeli tarafından -elbette yüksek Devlet menfaatleri icabı- doğrusu tam bir samimiyetle desteklendi. Bu suretle, derin desteklerle, hattâ tek başına iktidara geleceği umularak, başbakanlığa yükselen Ecevit, çok büyük olması gereken politik tecrübesini bile kullanamadı. Şimdi ne olacağını görebilmek için, bir kaç gün beklemek gerekir. Ancak bütün bu karmaşa, parti dengelerinin değişmesi, hükûmet krizi, başbakanın hâlâ direnmesi ve her şey, Türk milletinin tarihinde teferrüattan, ayrıntılardan ibarettir. Temel konu, geleceğimizi ve medeniyetin hangi çizgisinde bulunduğumuzu tayin edecek faktör, sadece Avrupa Birliği'dir. Başka hiçbir şey değildir ve olamaz. Zaten epey yaklaşan seçimlerde, bu konu tartışılacaktır.