Eski günahların gölgesi uzun olur. 20. yüzyıl Türkiye tarihinin en büyük hatası, 1914'te Rusya, Fransa ve İngiltere'ye harb ilân etmemizdir. Bu Birinci Cihan Savaşı sonunda (1918) iki milyon insanımız öldü. Ülke harabeye döndü, ekonomisi çöktü. İmparatorluğumuz yıkıldı. Yoksul halkımız millî Kurtuluş Savaşı'nı göze almak zorunda kaldı. Bu suçun failleri, ordumuzun başı olan 33 (otuz üç) yaşındaki darbeci tümgeneral ve onun kandırdığı donanmamızın başındaki general ile başbakandır. Başka hiçbir şahsa ve makama haber verilmedi. Türkiye'nin kaderini çizen asrın ikinci büyük hatası, çeyrek yüzyıl önce Yunanistan'la birlikte -o zaman adı Ortak Pazar olan- Avrupa Birliği'ne davet edildiğimiz zaman, Yunanistan'ın davetin üzerine atlamasından da uyanmayıp, 10 yıl müddet istememizdir. İspanya ile Portekiz henüz sırada bile değildi. Bu vahîm kararı, hükûmet aldı. Pek çok sorumlu kişi ve kuruluş bu karara katıldı. Ciddi itiraz sesi yükselmedi. Yıllardan ve yıllardan beri, Avrupa Birliği'ne veya sadece Avrupa normlarına yaklaştığımız nisbette, dış ve iç dertlerimizin azalacağını, hiçbir şey yapmaksızın vakit öldürmeyi sürdürmek suretiyle uzaklaştığımız nisbette dış ve iç dertlerimizin çoğalacağını, katlanacağını yazdık. Avrupa normları ne demek? Onu da tekrar arz edeyim: 20. yüzyıl boyunca yetiştirdiğimiz devlet adamlarının -mukayese götürmez şekilde- en büyüğü olan Atatürk'ün muâsır medeniyet seviyesi (çağdaş uygarlık düzeyi) dediğinin ta kendisidir ki, Türk Devleti'ne millî hedef değerlendirilmesiyle sunulmuştu. İç problemlerimizi tekrarlıyacak değilim. Ama daha 1908'de eyaletimiz olan Bulgaristan derecesinde Avrupa standartlarına yaklaşabilse idik, acaba Ermeni sorunu hortlıyabilir mi idi? Dış saygınlığımıza halel veren nice sözlere, muamelelere maruz kalır mı idik? Rusya, dünyanın en büyük ve namlı birkaç beldesinden biri bulunan İstanbul şehrini nükleer artık çöplüğü yapmayı aklının ucundan geçirebilir mi idi? O kadar hızlı, bir o kadar radikal (kökten) şekilde ekonomimizi düzeltip inkılâplarımızı başarmaya mahkûmuz ki, tutucu kafalar değil düşünmek, hayal bile edemezler.