Bizim şahsen korkumuz, Türkiye'nin Filistin meselesine bulaşması idi. Bu korkumuz gerçekleşti. Endişemiz, Filistin meselesinin en az yarım yüzyıllık oluşundan ve kanaatimizce daha yarım yüzyıl süreceğinden kaynaklanıyordu. Bir Arap davası ve konusu bu anlaşmazlığın hemen önümüzdeki zaman parçası içinde çözümleneceği hayaline hiç kapılmadık. Bu hayal kaç defa belirdi, bugün bile şekillendirilmek isteniyor. Son şans, Başkan Clinton'ın İsrail başbakanı Barak ile Yaser Arafat'ı tam bir baskı altına alıp anlaşmaya götürme teşebbüsü idi. Akamete uğradı. Zira Arafat, Yahudiler'i denize dökeceklerine inanan Hamas, Hizbullah, İslâmî Cihad benzeri örgütlerden korktu. Zaten Arafat da, farz-ı muhal hayatları ancak savaşın devamı hâli ile kaim bu örgütler de Clinton planını kabûl etseler bile, bu defa bir bahane bulup İsrail'in kıvırtacağından hiç şüphemiz yoktu. Bugün ABD dahil hemen bütün dünya ve bu arada aynı zamanda bir Orta Doğu devleti sıfatıyle Türkiye, İsrail'in, işgal ettiği Filistin topraklarından çekilmesini istedi. Şaron değilse bile, bu fikirde İsrailli politikacılar da vardı. Fakat evvelsi gün bir intihar komandosunun otobüste bomba patlatması, ateş kes ümidini belirsiz tarihlere erteledi. Türkiye'nin büyük problemleri mevcuttur. Üst üste yığılan bu problemlerin pek azının hakkından gelebilmektedir. Ayrıca dert ithal etmeye ihtiyacımız yoktur, kesinlikle yoktur. İsmail Cem, Yunanlı meslekdaşı ile Kutsal Topraklar'a gidebilir. Ben Yahudiler'in de, Araplar'ın da öğüt dinliyeceklerine inanmıyorum. Fakat barışa davet, her ciddi devletin görevidir. Elbette bir gün bu barış olacaktır. Fakat hiçbir fütürolog, muhtemel bir tarih veremez.