Reformlar sancılı olur. Eğer vaktiyle ıslahı gereken ve artık dejenere hâle gelmiş kurumlar reforma sokulursa, sancı, acıya dönüşür. Reformdan hoşlanan bir toplum değiliz. Aksine, değişimi ne kadar geciktirirsek, rahat ve rehavetimizi o kadar uzatabileceğimize inanırız. Yönetenlerimize gelince, halkımızdan beterdir. Zira her değişimin, kendileri için risk taşıdığını bilirler. Onun içindir ki, Üçüncü Selim'den günümüze çok az korkusuz ve tavizsiz reformcu çıkarabildik. En radikal ve başarılıları Atatürk'tür. Avrupa Birliği'nin, cumhuriyet rejimi hariç, en büyük çapta değişim getireceği, şimdiden getirmeye başladığı âşikârdır. Tepede olsun, tabanda olsun, tereddütlerimiz sürüp gidiyor. İlk reformcularımızın işi zordu: İkinci Mahmud 465 yıllık imparatorluk ordusunu 12 saat içinde ortadan kaldırmak istediğini halkoyuna sunsa idi, şüphe buyurmayınız, koskoca bir (hayır, istemeyiz, dursun) sonucu ile karşılaşırdı. Atatürk, cumhuriyet rejimini, harf devrimini sormaya kalksa, alacağı cevap aynı idi. Ama cumhuriyet, hele demokrasi dönemlerimiz, pek farkında olmasak bile, halkımızı uyandırdı ve değiştirdi. Daha bugünden halkoyunun üçte ikisi Avrupa Birliği'ne girmekten yanadır. Avrupa Birliği'nin ne idüğü iyice açıklanıp anlatıldıktan sonra referanduma gidilse, evet oyu yüzde 80'in üzerindedir. Bu da fazlasıyla yeterlidir. Zira her konunun muhaliflerinin de bulunması daha sağlıklıdır. Dikensiz gül bahçelerinden kaçınmak lâzımdır, antidemokratiktir. Çağa yetişmek, güneşte yer almak isteyen bütün Avrupa milletleri reform peşindedir. Türkiye, kıt'anın en yeteneksizi olamaz. Böyle bir iddiaya karşı nefretimizi saklamayız, vurgularız. Avrupa Birliği'ne gireceğiz. Bütün bu karmaşa, hây ve hûy, çektiğimiz sancılar, acılar, bu oluşumun kesin belirtileridir.