Bu günlerde hükûmeti eleştirirken dikkatli ve insaflı olmak daha iyidir. Millî menfaatlerimize daha uygundur. Zira Türkiye, son 20 yılın en muğlak ve karmaşık dış problemleriyle karşı karşıya bulunuyor. Biri diğerinden önemli ve hayatî, bir o kadar âcil, hızla çözümlenmeleri gereken problemlerdir. Bu hususu inkâr etmek mümkün değildir. Böylesine bir ortamda AK Parti iktidarı, iki başlı olmanın karmaşası içinde bulunmasına rağmen, ciddi bir hata yapmadı. Büyük diplomasinin harcı meselelerde elinden geleni esirgemedi. Hem Tayyip Erdoğan, hem Abdullah Gül iyi puanlar aldı. Kaldı ki biz, Irak, Kıbrıs, Avrupa Birliği ve ABD ile ilgili konularda her şeyi bilmiyoruz. Bazı bahisleri şahsî tahminlerimize göre değerlendiriyoruz. Bu gibi meselelerde sivil ve asker sorumluların ketûm olmaları, bütün demokrasilerde tabiidir. Bir çok konu, medya önünde müzakere edilemez. Kritik günler geçtikçe, bilgimiz artacak ve gerçekler elbette milletimizin bilgisine sunulacaktır. Stratejik müttefikimiz cihan devleti Amerika'nın Irak için bizden ne istediğinin ve bizim ne verip ne vermediğimizin detayını bilmiyoruz. Kıbrıs meselesinde de tutumumuz malûm değil. Kofi Annan planının Şubat sonuna kadar samimiyetle müzakeresi gerekir. Önümüzdeki 5 hafta içinde anlaşma imzalanmazsa, müzakereden kaçan taraf olarak itham edilemememiz şarttır. Zira karşı taraf, bizi itham yağmuruna tutacak, hem AB, hem BM, kaşlarını çatacaktır. İmzalamadığımız takdirde, çekincelerimizi açık ve kuvvetli, kabule şayan üslûpta belirtmemiz lâzımdır. Rum tarafının da imzadan kaçınacağı veya referandum sunulunca redde uğrayacağı ihtimallerini unutmamalıyız. Ancak Mart ayında gerek Irak, gerek Kıbrıs konularında belirgin gelişmeler beklenebilir. Türkiye'nin nerede durduğu, hangi istikamete yol aldığı o zaman âşikâr olacak.