
Büyük Zafer'in 88. yılını kutluyoruz. 30 Ağustos 1922 Dumlupınar Başkumandanlık Meydan Muharebesi'nde Anadolu'yu kana bulayıp yakıp yıkan hayasız bir istilâ ordusunu imha etmiştik. (Türkiye Büyük Millet Meclisi Reîsi ve Başkumandan) resmî sıfatlarını, (müşîr=mareşal) askerî rütbesini ve (Gazi) şeref unvanını taşıyan 41 yaşındaki Mustafa Kemal Paşa, birkaç gün sonra İzmir'i, Bursa'yı, akabinde İstanbul'u, Edirne'yi geri aldı.
9 Eylülde İzmir'e giren Gazi Mustafa Kemal Paşa, Kasım 1934-Kasım 1938 arasında son 4 yılında taşıdığı ve bugün kullandığımız son ismiyle Atatürk, 1000 yıl için millî kahramanımızdır. Üç ayrı alanda münakaşasız dehâ eseri gösterdi: Askerlik, dış politika ve iç reformlar.
1922 eylülünde, Atatürk'ün 16 yıl sürecek olan otoriter şahsî (tek adam) yönetimi başlar. İlk ve son söz onundur. İç âleminde Fransa ve daha fazla Anglo-Sakson demokrasisine hayrandır ama, bunu uygulamadı. Uyguladığı takdirde, Ziyâ Gökalp öğretisine göre gerçekleştirdiği radikal inkılâplarının münakaşaya açılacağından endişe etmiştir. Zaten bütün Avrupa'da bugünkü gibi demokrasi değil, otokrasi rüzgârları egemendir.
Tarih metodolojisinden habersiz kişiler, Atatürk'ü 2010 dünyası şartları ile kıyaslayıp, totaliter yönetimle, bazı icraatına da epey mübalağa katarak eleştiriyorlar. Zira 1918-1939 Avrupası'nı bilmiyorlar.
DİKTA REJİMİ HAKİMDİ
Bu 21 yılda Avrupa, Dünya egemenliğinin zirvesini yaşadığı halde, otoriter ve totaliter Sağ ve Sol devletler kıt'ası hâlindedir. Devlet kurucu ve tarih oluşturan en muazzam 4 imparatorluk hanedanı düşmüştür: Rusya'da Romanovlar (1917), Avusturya-Macaristan'da Habsburglar (1918), Almanya'da Hohenzollernler (1918), Türkiye'de Osmanoğulları (1922, 1924). Hepsi cumhuriyet oldu.
Demokrasi, Kuzeydoğu Avrupa'ya sığınmıştı: İngiltere, Fransa, Hollanda, Belçika, İsveç, Norveç, Danimarka, İsviçre. İşte o kadar. Diğer Avrupa devletleri dedikleri dedik -yat kalk diye- çaldıkları düdük otoriter, totaliter, diktatör şef, lider, başbuğların elinde, demokrasi ile ilgisi olmayan cumhuriyetlerdir:
Başta on milyonlarca kişi öldürten Rusya'da Lenin ve Stalin ile Almanya'da Hitler olmak üzere: İtalya'da Mussolini, Polonya'da Mareşal Pilsudski, Finlandiya'da Mareşal Mannerheim, Yunanistan'da Gen. Pangalos ve Gen. Kundylis, Bulgaristan'da Kral Boris, Arnavutluk'ta Kral Ahmed Zogo, Yugoslavya'da kral nâibi Prens Paul, Macaristan'da kral nâibi Amiral Horthy, Çekoslovakya'da Masarik ve Beneş, Avusturya'da Şuşnig, Romanya'da Mareşal Antonescu, Portekiz'de Prof. Salazar, İspanya'da birkaç diktatörden sonra komünist cumhuriyetçilerle milliyetçi monarşistler arasında 1 milyon kişinin öldüğü İç Savaş ve General Franco vs. vs...
ASLA KAN DÖKMEDİ...
İşte böyle bir Avrupa. Böyle bir Avrupa'da Atatürk'ü, o tipik ve karakteristik 20 Avrupa yılının şartları içinde mâkul olduğu derecede reformist, kan dökmeyen, üstelik dehâ sahibi bir lider kabûl etmek gerekir. Yukarıda anılan isimlerin muhtemelen en iyisidir. Yukarıda anılan Avrupalı diktatörler "alçak dağları ben yarattım!" pozisyonunda kişilerdir. Bütün o liderler arasında bugün de saygınlığını muhafaza eden tek kişinin Atatürk olduğunu vurgulamak isterim.
Atatürk'ün Fransız usulü laikliği abarttığı eleştirisine şu cevap verilebilir: Bazı alanlarda abarttığı doğrudur. Ancak bütün otoriter yöneticiler dinî kısıtlamalar getirirler (yukarıda sayılan ülkelerin hemen hepsinde böyle oldu). Din, Allah adına konuştuğu için, devlet otoritesinin çekingenliğini anlamak zor değildir. İkincisi, Osmanlı'nın, dini, devlet organları, dolayısıyle devlet otoritesi içine alan tek Müslüman devlet olmasıdır. Osmanlı'nın meşîhat müessesesi hiçbir Müslüman devlette yoktur.
Büyük Zafer'le Atatürk, Türk toplumunun tek cumhuriyetçisi oldu. Subayı kesinlikle politikadan çekti. O alanda Mareşal Çakmak'a, bürokraside 1937'ye kadar Org. İnönü'ye güvendi. Diğer bütün Millî Mücadele arkadaşlarını tasfiye ettiği, bazılarının idam talebiyle İstiklâl Mahkemesine verildiği görülür. Ancak Atatürk 57 yaşında ölmese, hiç değilse 1948'i görebilse idi, bugün Türkiye'nin manzarası çok daha olumlu gerçekleşirdi. Reformlarını olgunlaştırıp 45 dünyasına derhal uyum sağlayıp demokrasiye geçecekti. 1943 baharında Cihan Savaşı'na katılacağından eminim. Bugün Türkiye, rahat sınırlar içinde olacaktı. Fâtih 49 (1481) ve torunu Yavuz 50 (1520) yaşlarında ölmeyip 10'ar yıl daha yaşasa idiler, Rönesans'a derinlemesine girecek olan Türkiye, 1500'de İran'ı Sünnî'likten çıkarıp başka bir Türkmen devleti kurarak Şîî'leştiren Şâh İsmail'in, Türk'ü ortasından ikiye bölen bu eylemini de düzeltecekti.
KENDİMİZİ TOPARLAYAMADIK
1945'te günümüzün modern demokrasi dünyası ve tek komünist ülke Sovyetler iken insanlığın üçte birini ele geçiren bir komünist dünyası oluştu. Avrupa devleti olarak Türkiye, demokrasiye geçişte, faşizmin dik âlâsını yaşayan Almanya, İtalya, Japonya gibi cihan mağlûplarının birkaç yılda başardıkları hârikulâde geçişi başaramadı. Bugün de Avrupa standartlarında bir demokrasiye ulaşmış değiliz. Niçin böyle oldu? 2700 yıl içinde tarihte büyük işler başaran Türk, neden mahrum kaldı? Başka bir yazının konusudur.
1930'da tam 2 milyar nüfuslu bir dünyada yaşıyoruz ve Türkiye'nin nüfusu 15 milyondur. Bir sömürgeler dünyasıdır ve sadece 60 bağımsız devlet vardır. Bu rakamlar bile ne kadar başka bir âlemde yaşadığımızı gösteriyor.
Zafer Bayramı için ebedî Türk devletini kuran ve yaşatan milletimizi, muzaffer ordumuzu kutluyorum, Avrupa kriterlerini benimsemiş dünyanın en modern ve güçlü silâhlı kuvvetlerinden biri olmanın eşiğindedir. Zaferin başkomutanı Atatürk'ü saygı ve sevgiyle anıyoruz. 1918-1939 Avrupası'nın şartlarını unutmayarak Atatürk'ü tarihçilerin eleştiri ve değerlendirmelerine elbette açık tutacağız. Ama Atatürk üzerinden Türk düşmanlığı varsa, bunu kaldıramayız. Atatürk'ün her çağda millî kahraman kimliğiyle anılacağına, fakat tabu falan olmadığına eminim.