Bitmek üzere bulunan haftanın gündeminde, halkımızın vergiye, faturaya, zamma, yağmaya artık isyan sınırına dayanan tepkisi ağır bastı. Malûm, demokrasinin temelinde, kralın (yani devletin) halktan aldığı verginin, tek tarafla değil, iki tarafın mutabakatı ile kararlaştırılması ilkesi yatar. Magna Carta'dan bu yana 8 asır... Buna rağmen demokratik iktidarlar da zaman zaman bu konuda seçmenle karşı karşıya gelmişlerdir. Bu durum, vatandaşın tahammülünü ve imkânını aşan çizgiye yükselirse, sosyal huzursuzluk başlar. Bugün Türkiye'de bu huzursuzluk vardır. Kimse hayatından memnun değildir. Kayıt dışı ekonominin uzun yıllardan beri yüzde 50'lerde seyri, gelir dağılımını gittikçe bozdu. Arsaları, ormanları, arazileri, denizi, vakıfları, bankaları, enerjisi yağmalanan Türkiye, çağdaş devlet olabilmekten gittikçe uzaklaştı. Bu çapta bir yağma, artık hiçbir kıt'ada, hiçbir ülkede kalmadı. Bir yerlerde ipin ucunu kaçırdık. Şimdi AB, ABD, IMF'nin tavsiyeleri doğrultusunda reform yapmaya çalışıyoruz. Ancak halkımızın, bilhassa aydın kesimin, reformdan pek hoşlanmadığını tarihçiler biliyorlar. Reformları ile düzeni değiştirdiği ve rahat kaçırdığı duygusuyla Sultan Mahmud'a (gâvur padişah) diyen bizleriz. Maalesef.. Ondan daha radikal davranan Atatürk'ün inkılâplarından hâlâ memnun olmayanlar vardır. Ama orta sınıfın üzerine bugünki kadar gidildiği pek vaki olmadı. Hükûmet, milletin nabzını elinde tutmak mecburiyetindedir. Bize ulaşan feryatlardan, ayyûka çıkan şikâyetlerden, nabzın anormal temposunu duyabiliyoruz. 37 bakanlı hükûmet ve 550 üyeli Yüce Meclis ile kalabalık bürokratlarımız da duyabilmelidirler.