21. yüzyılda çevre ve doğa kavram ve konuları, olağanüstü ağırlık kazandı. Çünkü tehlike çanları çaldı. İnsan denen üstün yaratığın sağlıklı yaşayabilmesi, hattâ sadece yaşayabilmesi, çevre (toprak, deniz, hava) temizliğine, doğaya (tabiata, hayvanlar ve bitkilere) bağımlıdır. Geçmiş asırlarda çevreyi ve doğayı şuursuzca kirletip tahrîb ettiğimiz gerçektir. Ancak Arz'ın insan nüfusundaki artış gittikçe hızlandı: Mîlad sıralarında (1. asır) 300, 1450'de 400, 1750'de 700 milyon... 1835'te 1, 1930'da 2, 1950'de 2.5, 2010'da 6.8 milyar... İyi mi? Biz insanların, kendimizden başka iki canlı çeşidini, bitkileri ve hayvanları sömürerek, üstelik gezegenimizi kirleterek yaşadığımız bir vâkıadır. Bu sömürümüz, akıl dışı oranları bulduktan sonra aklımız başımıza gelmeye başladı. Türkiye maalesef, aklı başına geç gelen ülkeler arasındadır. Çevre ve doğa yanında, ısınmak, aydınlatmak, işletmek için enerji kaynaklarına ihtiyaç, nüfus artışını bile katlayacak derecelere ulaştı. Petrol ve doğalgaz, medeniyetimizin vaz geçilemez enerji kaynakları hâline geldi. Enerjinin nükleer denen çeşidi, ancak 1940'larda ortaya çıktı. Aydınlatma, ısıtma alanlarında nükleer santraller olarak kalmadı. Tıpkı biyolojik silâhlar gibi nükleer silâhlar da, ancak bir kaç defa kullanılmış bulunmalarına rağmen, günümüzde de korkutucu ağırlıklarını koruyor. Yasaklanmaları için çalışılıyor. Ancak belirli devletler bu silâhları imal edip sakladılar. Kullanmıyorlar ama, stratejik üstünlük elde etmek için muhafaza ediyorlar. Amerika, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, İkinci Cihan Savaşı'nın (1939-1945) galipleri sıfatıyla nükleer silâhlara, atom bombalarına resmen sahiptir. Sonra İsrail, Hindistan, Pakistan atom bombalarını yaptılar. Kuzey Kore yaptı yapacak çizgide, refah ülkesi Güney Kore'yi kendine benzetmek hayalinde. İran'ın sıra benim! iddiası ise, 2010 dünyasının en büyük siyasî sorununu oluşturdu. Türkiye, bu meseleye bugün birinci derecede bir ilgiyle dahil oldu. Esas söyleyeceklerim yarına kaldı...