Abdullah bin Revâha (Radıyallahü anh)

A -
A +

Abdullah bin Revâha, Mute'ye giderken himayesine alıp büyüttüğü bir yetimi de (Zeyd bin Erkâm) yanına alır. İkisi aynı deveye biner, birlikte mola verirler. Hazret-i Abdullah, Zeyd'i bir baba şefkati ile yedirir, içirir, yatırır, üstünü örter. Onu uyutunca seccadesini serer, sabahlara kadar namaz kılıp, dua eder. Ancak Zeyd bir ara uyanıp kulak kesilir ki, Hazret-i Abdullah devesi ile dertleşmektedir. Benzeri az yazılabilecek mısralarla "Ey devem" der, "bu son inan bana / Artık çıkarmayacağım seni sefere / Üzdüysem, yorduysam n'olur bağışla / Bak sahipsiz kalacaksın ona göre..." Zeyd bunları işitince ağlamaya başlar. Büyük şair ona dönüp "Ey yaramaz" der, "sana ne oluyor? / Şehidlikten güzel makam mı var? / Ben şehid olunca devemi alıp dönersin. / Hatırlarsan, bir Abdullah vardı dersin!" Evet 3 bin mücahid Busra Valisiyle hesaplaşmak üzere yola çıkar ama bu arada çok şey değişir, Heraklius hadiseye el koyar. Yüz bin kişilik bir ordu ile yöreye gelir, hatta Lahm, Cüzam, Kayn, Behra, Vâil, Bekr, Beliy kabilelerine mensup Hıristiyanları da örgütleyip başlarına Malik bin Zalife'yi atar. Kısacası bir avuç sahabenin karşısına 130-140 bin kişilik bir güç çıkar. Herkes fikrini söylesin! Mücahidler Maan'da durup bir durum değerlendirmesi yaparlar. Zeyd bin Harise her İslâm kumandanı gibi istişare sünnetine uyar, arkadaşlarından fikir ve tedbir sorar. Bazıları "Rumların gücü ortada, onlarla meydan savaşı yapmaktansa civarı vuralım, yakaladığımız hainleri cezalandıralım, yakalayamadıklarımızın gözünü korkutalım. Biraz fitneci kıralım, biraz ganimet alalım ve buralarda pek durmayalım" derler ki sebepler dairesinden bakınca son derece mantıklıdır. Sıra Abdullah bin Revaha'ya gelir. Mübarek nefis bir şiir okur ki özetle; "Kardeşlerim" der, "biz bu yola ganimet elde etmek için mi çıktık? / Hem sefere hazırlanırken şehadeti arzulamadık mı? / Bugüne kadar ne zaman rakiplerimizden kalabalık ve güçlü olduk ki? / Bedir'de sadece iki atımız vardı, Uhud'da o bile olmadı. / Askerlerimiz yaşlı ve çocuk, silahımız yok denecek kadar azdı. / Eğer harbi kazanmak varsa kaderde, ki öyle vaad etmedi mi Peygamber de? / Allah için yola çıkan dönmez geri, şehadet isteyen yürüsün küffar üstüne!.." Mute önlerinde... Şiir biter bitmez aşk ile tekbir getirir ve derhal hazırlanıp "Mute" isimli bir köyün önünde mevzilenirler. Söz konusu sahada sık bir bitki örtüsü vardır ki Bizanslılar Müslümanların sayısını bir türlü tespit edemezler. İlk çarpışmalar zorlu ve çetin geçer, Müslümanlar büyük bir zayiat vermez ama komutanları Zeyd bin Harise'yi kaybederler. Vücudu mızraklarla delik deşik edilmesine rağmen döne döne dövüşen ve sancağı yere düşürmeyen Zeyd bin Harise'nin şehadedi ile müminlerin hızı kesilmez, kumanda Cafer bin Ebî Talib'e geçer... Hazret-i Câfer şevk ile saldırıyı yeniler ancak bir eli kopar, sancağı diğer eline alıp mücadeleye devam eder. O eli de kesilince sancağı koltuğunun altına sıkıştırır, ancak darbeler peş peşe gelir ve o mübarek de şahadet şerbetini içer... Yanıbaşında dövüşen Ka'b bin Umeyr sancağı kaptığı gibi alıp gelir, Abdullah bin Revaha'nın eline verir. Hazret-i Abdullah arkadaşlarını cengin kızıştığı noktalara sevk eder ve ön saflarda dövüşe girer. Düşman saflarını dağıtırken "Ey nefsim" der, "işte fırsat, kavuşmalısın Allah'a / Abdullah şehit olmalı şu gâzada / Ya sen rıza gösterirsin buna / Ya da ben yapacağımı bilirim sana / Bak Cafer ve Zeyd şehid oldular / Nefesin sayılı, ölüme çare mi var? / Eğer malı mülkü merak ediyorsan / Vakfettim onları Allah'ın (Celle Celalüh) yoluna / Yok, çoluk-çocuğumu özledim diyorsan / Hanımımı boşadım, kölelerimi ettim azad / İşte yalnız, bîmekân ve parasız kaldın / Dünyayı kaybeddin, bari ahireti kazanmaya bak!" Önce parmak, sonra... Abdullah bin Revâha o şevkle Rum askerlerinin arasına dalar bir ara parmağından yaralanır. Zerre kadar tereddüt etmeden parmağının üstüne basar, son boğumundan koparıp atar. Bu Allah yolunda paralanan ilk uzvudur, kanlı parçaya gıpta ile bakar. Ve beklenen olur, sırtından yediği bir kargı ile özlediğine kavuşur. O gün Medineliler Efendimizi mahzun görürler. Server-i Kâinat hüzünlerinin sebebini açıklar: ".... Zeyd bin Harise sancağı eline aldı, şehid edildi. Şimdi cennette koşup duruyor. Ardından sancağı Cafer bin Ebî Talib kaptı, düşmana saldırdı. O da şehit oldu ve Cennette yakuttan kanatlarla uçuyor. Sonra sancak Abdullah bin Revâha'da kaldı ve düşmanla çarpıştı. O da şehid oldu ve şimdi Cennette altından tahtlar üzerinde oturuyor..." Seyyid-ül Beşer bu güzel sahabeyi çok özler, "Cenâb-ı Hak Abdullah bin Revâha'ya rahmet eylesin, melekler onun meclisi ile iftihar ederlerdi" buyururlar...

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.