Hicreti müteakiben Medîne'de dünyaya gelen ilk bebek Muhâcirleri nasıl rahatlatır anlatılamaz. Genç annelerin, yiğit babaların gönlüne ferahlık saçar. "Biz onlara büyü yaptık, bundan böyle çocukları olmayacak" diyen Yahudilerin foyası meydana çıkar. Bahsi geçen bebeğin annesi (Hazret-i Ebû Bekir'in kızı) Esma (Radıyallahü anha) yavrusunu emzirmez bile, bağrına bastığı gibi Server-i Kâinatın huzuruna koşar. Resûlullah Efendimiz nurlu çocuğa çok duâ eder, ismini "Abdullah", künyesini de "Ebû Bekir" koyarlar. Abdullah'ın babası Aşere-i mübeşşereden, (yani dünyadayken Cennet'le müjdelenen on Sahabi'den biri olan) Zübeyr bin Avvam'dır. Bu büyük sahabe oğlunu (henüz yedi yaşındayken) elinden tutar, birlikte huzuru saadete çıkarlar. Âlemlerin Efendisine biat eder, dua ister, bereketli teveccühlerine mazhar olurlar. O günden sonra Abdullah, babasının peşinden ayrılmaz, birlikte Suriye'nin fethine koşarlar. Yermük Muharebesine katıldığında ancak 12 yaşındadır ama cephe gerisinde de çok iş vardır, su taşır, hayvanlara bakar, nöbet tutar... Ardından Amr bin Âs'ın önderliğinde Mısır seferine katılır, efsane ülkeyi İslam sancakları ile donatırlar. "Mescid Güvercini" Abdullah ibni Zübeyr, dedesi Hazret-i Ebû Bekir ve Halife Ömer'in zamanında da (Radıyallahü anhüm) zor vazifeler üstlenir ve hepsinin altından kalkar. Bu genç mücahidin dünyada ve dünyalıkta gözü yoktur, zaten gündüzleri oruç tutar, geceleri namaz kılar. Bazen günlerce yemek yemez ama açlığını umursamaz. Onu arayanlar ya cami avlusunda, ya şadırvan başında bulurlar. Hele namazda bu âlemden kopar, tarifsiz bir huzura dalar. İşte bu yüzden olacak adı "Mescid Güvercini"ne çıkar. Onu görenler dedesini (Hazret-i Ebû Bekir'i) hatırlarlar. Hazret-i Abdullah az yemesine rağmen, kollarında zehir gibi bir güç vardır, düşman saflarında adeta yol açar. Cesareti mahareti bir yana cengi okumasını bilir, harbin seyrini değiştirecek müdahaleler yapar. Hicretin 30. yılında Sa'îd bin Âs kumandasındaki orduyla Asya'nın derinliklerine dalar, Horasan, Taberistan ve Cürcan halkını İslâmla tanıştırırlar. Hangi cesaretle? Bir gün Hâricîler, Sahabe-i kiramın büyükleri hakkında ileri geri konuşurlar. Abdullah ibn-i Zübeyr: "Allahü teâlâ, Mûsâ ve Hârûn aleyhisselâmı, ilâhlık dâvâsında bulunan azılı kafir Firavun'a gönderirken dahi yumuşak konuşmalarını emretmedi mi?" diye sorar. "Resûlullah efendimiz Ölmüş kimselere sövmek veya dil uzatmak sûretiyle dirilere eziyet etmeyiniz buyurmadılar mı? Server-i Kâinat, sırf İkrime'yi (Radıyallahü anh) üzmemek için babası Ebû Cehil'e sövmeyi yasaklamadı mı? Siz hangi cesaretle Fahr-i âlem'in methine ve müjdelerine kavuşan sahabelere sayıp sövebiliyorsunuz?" Ardından Herhangi bir memlekette vefât eden Eshâbımdan biri, kıyâmette, mahşer yerine giderken, o memleketin Müslümanlarına önder olur ve onların önlerini aydınlatır hadisini şerifini aktarırlar. Adamlar ikna olurlar mı bilmiyoruz ama orayı terk etmek zorunda kalırlar. Hazret-i Hüseyn'in şehit edildiği yıllarda Mekkeliler Abdullah bin Zübeyr'in etrafında toplanırlar. Hicaz, Yemen, Irak ve Horasan halkı da ona biat eder, halife olarak tanırlar. Bu dönemde Kâbe-i muazzama ve Mescid-i Nebi'ye çok hizmet yapar. Ayarı ve miktarı sabit gümüş paralar bastırarak iktisadi hayata hız katar. Ancak Haccac komutasındaki ordular Mekke-i mükerremeyi kuşatırlar. Hazret-i Abdullah etrafında kalan elli-yüz adamıyla şehri savunursa da mancınıktan atılan bir taş gelip kafasına çarpar. Annesi Esma Hatun Haccac'a çok kızar, geçer karşısına çocuk gibi azarlar. "Âlimin ölümü âlemin ölümüdür" demişler, Mekkeliler onu çok ararlar. Dedesi gibi... Sahabe-i kiram içinde dört genç (Abdullah İbn-i Abbâs, Abdullah İbn-i Ömer, Abdullah İbn-i Amr ve Abdullah İbn-i Zübeyr - radıyallahu anhüm) "Abâdile" (Abdullahlar) adıyla anılırlar. Bunlar İslâm fıkhına fevkalade vâkıftırlar, halk onlara fetva sorar. Efendimizden sonra "uzun süre" yaşarlar ve sonra gelen müminlere asrı saadet yıllarını anlatırlar. Hazret-i Osman devrinde Kur'ân-ı kerîmin nüshalarının çoğaltılması için toplanan hey'ete Abdullah ibni Zübeyr de çağrılır. Zaten bu cömert halife ile aralarında anlatılmaz bir dostluk vardır, isyancıların başkente dayandıkları günlerde Hazret-i Osman'ı korumak için kapısında yatar. Gelgelelim şehîd edilmesine mani olamaz. Abdullah bin Zübeyr babasından, dedesinden (Hazret-i Ebû Bekir'den), teyzesinden (Hazret-i Âişe'den), Hazret-i Ömer'den, Hazret-i Osman'dan, Hazret-i Ali'den ve bizzat Efendimizden işittiği hadîs-i şerîfleri rivâyet eder. Ahmed bin Hanbel onun bildirdiği hadîs-i şerîflerin tamamını "Müsned" adlı hadis kitabına koyar. > Efendimizden aktardıkları: * Nikâhı ilan ediniz. * Dünyada ipek giyen ahirette giyemez. * Allah yolunda bir gece bekçilik yapmak, bin geceyi ihya etmekten ve bin gündüzü oruçlu geçirmekten daha efdaldir. * Şayet Allah'tan başkasını dost edinseydim, Ebu Kuhafe'nin oğlunu (Ebû Bekir'i) dost edinirdim. O, din kardeşim ve (hicret esnasında) mağaradaki arkadaşımdır. * Benim mescidimde kılınan namaz, Mescid-i Harâm hariç diğer mescidlerde kılınan namazlardan üstündür. Mescid-i Harâm'da kılınan bir namaz, Mescid-i Nebî'de kılınan 100 namazdan efdaldir.