Gün dolu dolu geçmiş, ders bitmeli olmuştur. Abdullah ibn-i Mübârek Hazretleri son cümlesini de toparlayıp, noktayı koyar. Talebeler sohbete doyabilmiş değildirler ama ağır ağır notlarını toplar, birer ikişer dışarı çıkarlar. Yanında belki birkaçı kalır o kadar. Mübârek, eline tesbihini alır, gözlerini yumar, dudakları oynadıkça tane yuvarlar. Bu huzur anı ne kadar sürer bilemiyoruz, birden kapı açılır. Az evvel dersten ayrılan gençlerden biri (Sehl bin Abdullah) hışımla içeri girer ve "bu kadar da olmaz" diye haykırır, "yani ayıp diye bir şey var!" Mübârek, delikanlıya mânâlı mânâlı bakar "Hayrola Sehl bir şey mi oldu?" buyururlar. Talebe adeta parlar: "Herkese ders okutuyorsunuz, biraz da kızlarınıza terbiye versenize!" Mübarek sadece gülümser, "ne o sana bir şey mi yaptılar?" -Daha ne yapsınlar, dama çıkmış laf atıyorlar. Sanki nikahlımmış gibi "benim Sehl'im, benim Sehl'im" diye bağrışıyorlar. Kusura bakma ama hocam bundan böyle sizden ders alamam." Delikanlı kapıyı çeker çıkar, Abdullah bin Mübârek derin bir murakabeye dalar. Aradan birkaç dakika ya geçmiş ya geçmemiştir ki yanındakilere döner "kalkın Sehl'in cenazesini kaldıralım" buyururlar. İçlerinden biri cesaretini toplayıp sorar "Sehl vefat mı etti?" -Evet! -Affedin ama bunu nasıl anladınız? -Çünkü benim ne kızım oldu, ne de cariyem var. Gördükleri huri olmalı, onu cennete çağırıyorlar! Çıkarlar ve 40-50 adım gitmeden Sehl'in naaşını bulurlar. Sabretmesini bilecektin Mübârek, bir yıl çalışır, bir yılını talebelerine ayırır. Elinde para tutmaz, akıl almayacak ölçüde hayır yapar. Bir gün ölmüş eşeğinin başında ağlayan köylüye sorar "bu hayvanın dirisi kaç para yapar?" -300 dirhem -Al sana 500 dirhem, artık ağlama. Köylü gece rüyasında kendini mahşer meydanında görür, bakar merkebi yemşeşil bahçeler arasında dolanıyor. Yuları semeri palanı görülmemiş mücevherlerle bezeli. Yanında bir melek nida edip duruyor "buna binene müjdeler olsun!" Adamcağız nefes nefese gelir "bu benim merkebim" der, "bırakın bineyim." -Evet senindi ama ölüsüne sabredeydin. Sen onu sattın, hakkından vazgeçtin. Bak yularında ne yazıyor. "Bu binek Abdullah ibn-i Mübârek'e aittir" Rab senin Rabbindir Yol hali değil mi bir gün ateşperestin biriyle sahrayı geçmek zorunda kalırlar. Ancak birbirlerine güvenemez, tedbiri elden bırakmazlar. Vakit girince Abdullah ibn-i Mübârek yol arkadaşından söz alır ve namaza durup el bağlar. Ateşperest eline fırsat geçmesine rağmen ona saldırmaz. Bir müddet daha giderler bu sefer ateşperestin tapınma vakti gelir. O da Mübârek'ten söz alır, ancak büyük veli onun Allah'tan (Celle celalüh) başkasına secde etmesine dayanamaz, üstüne yürümeye kalkar. Henüz bir kaç adım atmıştır ki gaibden bir ses işitilir "ahdine sadık kal!" Ateşperest secdesini bırakıp yanına gelir ve "Rab, senin rabbindir" der "din senin dinindir!" Sormasına fırsat vermeden ilave eder: "Baksana benim gibi bir zavallı için dostlar bile azarlanıyor!" Ayrılık olmasaydı İmam-ı Ahmed bin Hanbel, hocası Abdullah ibn-i Mübârek'i çok özler. Bir çok kez ziyaretine gitse de bir türlü görüşemezler. Oğullarına hep onu anlatır ve onun gibi olmalarını öğütler. Hani "âlimin kıymetini âlim bilir" derler ya, sanki bunların cesedleri ayrıdır ama ruhları sohbet eder. Bir gün Ahmed bin Hanbel Hazretleri'nin kapısı vurulur. Gider oğlu açar. Geri döndüğünde sevinçten uçacak gibidir. "Baba müjde" diye haykırır "Abdullah ibn-i Mübârek Hazretleri kapıda." -Sakın onu içeri alma! -Anlayamadım? -Sana sakın içeri alma dedim duymadın mı? -Nasıl olur? Ömrünüz onun hasreti ile geçmedi mi? -Evet, ancak ayrılık olmayan yerde buluşsak daha güzel olacak. Korkarım gittiğine dayanamam. Oğlu kapıya döndüğünde büyük veliyi göremez. İhtimal ki ayrılığa dayanamayacaklardan biri de odur. Allahü teâlâ bizleri de o muhabbetten hissedar eylesin. İnandığı gibi yaşar Abdullah ibn-i Mübârek kul hakkından çok korkar. Bir gün yolda namaz kılarken atı birisinin otlağına girer, hayvanı hiç düşünmeden otlak sahibine bağışlar. Dostlarına "gıybete bulaşacak olsam anamın babamın gıybetini yapardım" buyururlar, "Hiç değilse sevaplarım onlara yarar." Müstehapları yapmakta gayret göstermeyen birine "müstehaplarda gevşek davranan sünnetleri yapamaz, sünnetlerde gevşek davranan farzları yapamaz. Farzlarda gevşek olan marifete kavuşamaz" ikazını yaparlar. Bir çok büyük gibi o da çocuklarına miras bırakmaz. "Ama evladını düşün" diyenlere "ben onları Allahü teâlâya emanet ettim. Eğer salih olurlarsa rızk endişesi çekmezler. Ummadıkları yerden nasiplenir, Cenâb-ı Hak'ka şükrederler. Yok fasık olacaklarsa elbette malımın günah yolunda kullanılmasını istemem" der.