Ukbe bin Nafi'nin çocukluğu ve gençliği hakkında bir malumat bulamadık ama adamlarını titizlikle seçen Hazret-i Muaviye onu yakinen tanıyor olmalıdır. Nitekim bu genç mücahid, Afrikiyye (Tunus) Valiliğine getirilince kendine güvenenleri utandırmaz. Emrinde hepi topu onbin kişilik bir ordu olmasına rağmen Tunus'u Asimet-ül İslam (İslam merkezi) yapar. Taşıma suyla değirmen dönmez, derler ya, Hazret-i Ukbe de öncelikle yerli halkı kazanmaya bakar. O yıllarda yörede yaşayan Berberîler atla yatar, atla kalkar, düz ovada pusu atarlar. Silahlarını ustalıkla kullanmaları bir yana çölün derinliklerinde yaşar, amansız kum fırtınalarına dayanırlar. Bunlar sert ve mert insanlardır, misafir ağırlamaktan, sofra çıkarmaktan hoşlanır ama intikamlarını mutlaka alırlar. Töreler çok güçlüdür, sırf bu yüzden İslam'a girip girmemekte tereddüt yaşarlar. Aralarından Müslüman olanları da bunaltır ve onları geri döndürebilmek için kan dökmekten kaçınmazlar. Surların ardına Ukbe bin Nafi, Berberilerle iç içe yaşamayı arzulasa da başaramaz. Müslümanları koruyup kollayabilmek için yapılacak tek şey kalır: Surların ardına sığınmak. Havalide döner dolaşır, dağlara, denize ve sahraya hakim bir alanda karar kılarlar. Burası sık ormanlarla kaplıdır ve adım başı yırtıcı hayvana rastlarlar. Taşların altı akrep kaynar, çalılıklar yılan fıkırdar. Berberiler buraları tekin bulmaz, semtine bile uğramazlar. "İyi de bu hayvanlarla biz nasıl baş edeceğiz" diye sorulduğunda Ukbe bin Nafi boynunu büker ellerini açar. "Siz de benim gibi yapın, Allah'a yalvaralım" diye fısıldar. Aralarında onsekiz sahabe vardır, onları öne çıkarır etraflarında halkalanırlar. Ukbe bin Nafi yanık bir dua okur, cemaat içli aminlerle ona katılır. Sonra mekanı dolanır ve "Ey canavarlar! Bizler Resulullah'ın arkadaşlarıyız. Burayı terk edin ki size ziyanımız dokunmaya" diye bağırır, bir nevi tebligatta bulunurlar. Kervanlar şehri Ve ne olur biliyor musunuz? Yırtıcı ve zehirli hayvanlar kafileler halinde yola koyulur, sahranın derinliklerinde kaybolurlar. Hadiseye şahit olan Berberiler tutulur kalır, müminlere katılırlar. Zikrolunan şehir kısa sürede şekillenir, surlar, yollar derken iş gelir Afrika'ya feyz saçacak bir cami kurmaya. Müminler nurlu mabedin oturacağı alanı belirler, kolları sıvarlar. Ancak berberiler kendi hesaplarında ısrar eder, kıble ciheti hakkında farklı konuşurlar. Ukbe bin Nafi yine boynunu büker, yine ellerini açar. Çok geçmeden kıble cihetinden tekbir sesleri, lebbeyk sedâları gelmeye başlar. Tereddüte mahal kalmayacak şekilde zemini çizer, temeli birlikte kazarlar. "Cami-ul Ukbe" zamanla yenilenip genişletilse de ondan izler taşır ve 1360 senedir müminleri kucaklar. Bilirsiniz Müslümanlar taa Kureyş'ten beri ticarete yatkındırlar, şehrin gelişmesi için tacirlere imkan açarlar. Nitekim kervanlar gelip gider ve şehir kabuğunu kırar. Kervanlar diyarı, kervanlar şehri derken adı "El Kayrevan"a çıkar. Okyanus kıyılarında Sahabeden bazıları mesela Ebi Zem'atil Belevî (yerliler Sîdi Sahîp diye tanırlar) Hazretleri burada vefat eder, onların türbeleri Keyruvan'ı ziyarete değer bir İslâm beldesi yapar. Keyruvan ahalisi mükemmel Arap atları yetiştirir, meraklılar uzak ülkelerden gelir, cins bir taya sahip olabilmek için para harcamaktan kaçınmazlar. Gün gelir "bu kuytu köşede ne iş olur ki" diyenler bile altınla oynar. Şirin şehir zamanla mücahidlerle dolar taşar, Keyruvan'dan kopan süvariler Bizans birliklerini ezer geçer, bir anda deryaya dayanırlar. Atlarını yerlilerin "zulmet denizi" dedikleri Bahr-i Muhît kumsallarında koşturur, abdestlerini okyanustan alırlar. Ukbe bin Nafi "Allah'ım karşıma şu umman çıkmasaydı, Senin yüce adını deniz aşırı ülkelere de götürecektim" der, ellerini çaresizlikle iki yana açar. Bunlar güzel günlerdir, ancak Kuseyle adlı bir Berberî reisi ünlü komutanı pusuya düşürüp şehid eder ve bir müddet de olsa fetihler aksar. Müminler Ukbe bin Nafi'yi Biskira'da toprağa bırakırlar. (Hicri 62 ya da 63) Hassan bin Numan Halife Abdülmelik bin Mervan, onun yerine Hassan bin Numan Gassani adlı bir komutanı yollar. Gassanlı Hassan son derece mutedil bir insandır, Berberilere rahatlıkla sokulur ve sıcak bir rüzgar yakalar. Sadece muhabbetlerini kazanmakla kalmaz, onlardan ordular kurar. Yerli halkın desteği ile Kartaca'yı tekrar alır, Bizanslıları Girit'e kaçırtırlar. İşte Kuzey Afrika'da Müslümanların hakiki hakimiyeti o gün başlar. Hassan bin Numan koltuğuna yapışıp kalan, tıkayıcılık yapan bir lider değildir, yaşlılık belirtileri başlayınca yerini gençlere devretmeyi arzular. Merkezden yollanan Musa bin Nusayr'a er olur, bir dediğini iki yapmaz. Musa bin Nusayr Şam'da yetişen ve birçok sahabeden ders alma şerefine erişen bir zirvedir. Hazret-i Muaviye ile birlikte seferlere katılır, özellikle Kıbrıs'ın fethinde yararlıklar gösterir. Basra ve Mısır'da aldığı işlerden yüzünün akıyla çıkınca Afrıkiyye'ye tayin edilir (Hicri 86). Musa bin Nusayr kendi oğullarını da askerinden ayırmaz en zor vazifelere onları yollar. Mervan ve Abdullah haydutları dağıtır, asayişi sağlar, yörede fitne kaynatan Sicilyalıları da bir kenara yazarlar. Hiç ummadıkları bir anda adayı basar, çanlarına ot tıkarlar. Hristiyanlar artık öyle uluorta korsanlık yapamaz, İslam beldelerine destursuz giremez olurlar...