Abdüllatif Ağabey anlatıyor: Müftülüğe ilk geldiğim günlerde dikkatimi çekmişti. Masasının üzerindeki kutuda bozuk para biriktirir, Kur'an-ı kerim okuyan miniklere yaşına göre, 50 kuruş, bir lira, 2.5 lira verirdi. Maaşından kucak dolusu ilmihal kitabı alır, gelene gidene dağıtırdı. "Annem 'Yâ Rabbî, oğluma hayırlı ilim ver' derdi, duaları kabul oldu. İyi de, mübârek kadın, 'bir çuval da altın ver' deseydin ya" der, gülerdi. İyi biliyorum, değil bir, on çuval altını olsa ilim yolunda sarf eder, kendine kuruş ayırmazdı. Pirinç pilavını salevatla kaşıklar ve mutlaka karabiber ekerdi. Kara kara taneler yağarken "Dâne-i fülfül siyah, hâl-i mahbûbân siyah. / Her dû dil sûzend amma, an kücâ, in kücâ!" beytini söylerdi. (Karabiber siyahtır, sevgilinin yanağındaki ben de siyahtır. İkisi de yakıcıdır. Ama biri dili yakar, öteki gönlü yakar. O nerdeeee, bu nerde!) Onların yetiştiği devirde şiir hayatın içindeymiş, medresede şiir müsabakaları yaparlarmış. Biri bir beyit söyler, karşı taraf, bu beytin son harfiyle başlayan bir başka beyitle karşılık vermeye çalışırmış. Bir beyit bir kere okunur, tekrar eden yanarmış. Öyle olurmuş ki atışma bâzan sabahlara kadar sürer, tadına doyamazlarmış. Mekkî Efendi, özel yazılarında, meselâ mektuplarda, imzâsını "Adam kıtlığında Kadıköy Müftüsü" diye atardı. Nitekim bir gün, bana bir mektup yazdırdı. Acele acele söylüyor, zor yetiştiriyordum. Son cümle olarak (Selâm eder, gözlerinden öperim. Adam kıtlığında Kadıköy Müftüsü) deyiverdi. Ben "Adam kıtl..." yazmıştım ki uyandım. "Kadıköy müftüsü" diye yazdım, kapattım.. Büyükler affeder O sene yıllık iznimi alıp Erzincan'a gittim. Annem babam, hem okuyup hem çalışmama râzı olmadılar. "Yorulur, hasta olursun. Biz sana para göndeririz, işten ayrıl" dediler. Her ne kadar "ama o çok mübârek bir zât. Kendisi hem büyük âlim, hem de seyyiddir, ondan nasıl ayrılayım" dediysem de, dinletemedim. And verdiler, "hakkımızı helal etmeyiz" dediler. Döndüğümde durumu arzettim ama mübarek "ayrılmana rızam yok" diyerek, kabul etmedi. Arada kaldım ama işe de gitmedim. Artık Mekkî Efendiye görünmemeye çalışıyor, okula devam ediyordum. Babam ne yazık ki vaad ettiği parayı gönderemedi, istersen çalış gibilerinden haber yolladı ama iş nerede? Ciddi ciddi geçim sıkıntısı da başladı. Bir gün kapı çalındı, açtım, ne göreyim? Karşıma Mekkî Efendi çıkmasın mı? Eyvaaah, dondum kaldım. Ne yapacağımı, nereye saklanacağımı şaşırdım. Ama, O, hiçbir şey olmamış gibi davrandı. Eskisi gibi şefkat kokan bir üslupla hâlimi hâtırımı sordu. Çok mahçuptum, kırık dökük cevaplamaya çalıştım. Bir ara cebinden bir zarf çıkarıp önüme bıraktı. "Bu ne" gibilerinden sorar gibi yüzüne baktım. Mübarek büyük bir olgunlukla "Bu ayki maaşın" dedi. Meğer istifâmı işleme koymamış, beni izinli göstermiş. Yarın müftülüğe gelirken filan yere uğra, şunu al, bunu bırak gibi "iş olsun kabilinden" bir vazife verdi. Korka korka mesaiye geldim, o kadar sevindi, o kadar sevindi ki bütün personeli kebabçıya götürdü bize güzel bir yemek yedirdi. Onlar hep sabreder Mekkî Efendi, çocuk gibi saf ve temiz kalpli, hem hassas, hem ince ruhlu bir zât idi. Bir gün oğlu Behâeddîn'e ziyârete gideceğiz. (Baha bey, 40 yaşlarında filandı ve bağırsak kanserine yakalanmıştı.) Ona bir şişe zemzem suyu götüreceğiz, sağdan soldan istemiş, zar zor derlemişiz. Müftülükten çıkarken şişeyi bana verdi "iyi muhafaza et, Baha'ya içireceğiz" dedi. Aldım ve pardösümün cebine koydum. Koydum ama, o cebin delik olduğunu unutmuştum. Daha iki adım atmadan şişe "pat" diye önüme düştü ve kırıldı. Güzelim zemzem elden gitti. Mekkî Efendi kendisi kırmış gibi üzüldü, gönlümü almaya çalıştı. Mekkî Efendinin oğullarından (Süheyl) Behik Bey, beyin kanserinden, Baha Bey de bağırsak kanserinden vefât ettiler. Baha bey, muhâsebeciydi. Hastalanınca, patronu onun için, Erenköy taraflarında bir ev tuttu. Mekkî Efendi, onun ıstırabına çok üzülür, sık sık ziyâretine giderdi. Ferahlık versin diye Yûsüf sûresini okurdu. Her hoca gibi o da vaâzlarının sonunda "borçlularımıza eda, hastalarımıza şifa" derdi, ama "şifa" derken sesi titrer, neden titrediğini bilen bilirdi. Kendi kendime "eğer Baha Bey vefat ederse, Mekkî Efendi üzüntüden kahrolacak, korkarım inme inecek" diyordum. Nihâyet bir gün korktuğum başıma geldi, Baha beyin gözlerini yumduğunu işitince cenaze evine koştum. Mekki Efendiyi baygın vaziyette bulacağımı sanıyordum. Korka korka kapıyı çaldım ve çok şaşırdım. Mekkî Efendi neşeli görünüyor, gelenleri güler yüzle karşılıyor, ikramlarda bulunuyordu. Çaylar, çörekler... Bayram ziyaretine gelsek bu kadar olurdu. O zamanlar cumartesi günleri öğlene kadar mesâi olurdu. Bir cumartesi günü Müftülükten çıkıyorduk ki, "Gel seninle Fâtih beyin annesine gidelim. Zaten zavallının beyi vefât etti. Oğullarından biri Amerika'da, biri askerde. Kimbilir ne kadar mahzundur, böylelerinin duâlarını almaya bakmalı" dedi. Kadıncağız yaşlıydı ama Mekki Efendi içeri girmedi. Ona "Câliyet-ül ekdar" kitabını okumasını tavsiye etti. Meğer bu kitabın içinde Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin hazırlamış olduğu salevât-ı şerîfeler varmış ve okuyanları çok ferahlatırmış. Mekki Efendi de vapurda gelir giderken hep bu kitabı okur, evlad acısına salevatlarla dayandığını söylerdi...