Bir İstanbul kandili Ebû Saîd el-Hudrî

A -
A +

Ebû Saîd el Hudri Medinenin en zenginlerinden biridir ancak dünyaya ve dünyalığa bakmaz, cihad için beldeler ülkeler ötesine koşar. Bir keresinde Alkama bin Mahrez komutasında çıktıkları seferde seriyyelere ayrılırlar. Ebû Saîd ve 30 arkadaşı vazifeleri gereği çölün derinliklerine dalarlar. Ancak erzakları tükenir ve zor anlar yaşarlar. Çok yorulur ve felaket acıkırlar. O akşam dermanları kesilmek üzeredir ki bir ateş görür, dayanılmaz bir ekmek kokusu alırlar. Dumanı izler, beş on bedevi çadırı bulurlar. Önlerine çil çil altın atar, et, süt, ekmek artık ne varsa satmaları teklifinde bulunurlar. Bedevilerin reisi ters bir adamdır, onlara yüz vermez, döner işine bakar. Aslında bu birlik dilediğini alacak güçtedir ama şanlı sahabeler "kul hakkı" dendi mi rüzgâr görmüş söğüt yaprağı gibi titrer, mahşer meydanında hesaba çekilmekten çok korkarlar. Yapılacak çok şey yoktur, civarda bir kuytuya çekilir, karınlarına taş basıp uyumaya çalışırlar. Evet yorgun ve bitaptırlar ama midelerine kramp girer, gözlerini bile kırpamazlar. Gecenin bir vakti bedevinin teki nefes nefese gelir ve "reisimizi akrep soktu, içinizde hekim var mı" diye dövünmeye başlar. Tabipdir Ebu Sâid el Hudrî Radıyallahu anh "bir bakalım" deyip kalkar. Reisi yerlerde kıvranırken bulur ki ayağı davul gibi şişmiş, yüzü kül kesilmiştir. İri iri açılan gözlerine ve alnında tomurcuklanan terlere bakılırsa adam tarifsiz bir ölüm korkusu yaşar. Ebû Saîd neylesin, ellerinde ne ne ilaç vardır, ne de ottan kökten anlar. Gene de ilgilenmeden yapamaz, yarayı yıkar, paklar, sarar; bu arada sürekli Fatiha-i şerif okur ve "şifa sendendir Ya Rabbi" diye yalvarmaya başlar. Adamcağızın önce ıstırabı diner, ardından şişi iner ve rahatlıkla yere basar. Yüzüne renk gelir, gözlerinin bebeği parlar. Artık ekmeğin lafı mı olur, tutar onlara koca bir sürü bağışlar. Hadise Efendimiz'e arzedildiğinde çok duygulanırlar. Fatiha-ı şerifin faziletinden bahs açar "sana Fatiha'nın tesirli bir dua olduğunu kim öğretti" buyururlar. Mücahiddir İnananlar Hendek Gazasında zor anlar yaşarlar. Zira Kureyş ordusu 10 bin kişiyi aşar, yürürken yerleri sallar. Evet hendeği geçmeleri kolay olmayacaktır ama dilerlerse Medine'yi rahat basarlar. Kaldı ki yöre Yahudileri ikili oynar, müşriklere destek olurlar. İşte o sıkıntılı anlarda Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) ona bir dua öğretirler ki "Ya Rabbi, açıklarımızı kapa ve bizi korktuklarımızdan emin eyle" mânâsına gelir. Bu duayı kaç defa okur bilinmez ama ansızın bir kasırga çıkar. Çadırları uçurur, ipleri koparır, develeri önüne katar. Yerden kaldırdığını müşriklerin yüzüne çalar, çakıllar mermi olur, kumlar ağızlarına gözlerine dolar. Yapılacak tek şey vardır: Çekilmek! Zaten bu son seferleri olur bir daha da Müminlerin karşısına çıkamazlar. Muallimdir Ebû Sâid el Hudrî hazretleri sabırlı ve mütebessimdir. Dört halife devrinde de gençlere ilim öğretir. Talebelerine son derece müşfik davranır, onlara "merhaba! Ey Resulullah'ın vasiyyet ettiği" diye hitap eder ve "peygamber emaneti" gibi bakar. Hazret-i Muaviye devrinde İslâm ordusu İstanbul'a doğru hareketlenince Ebu Sâid el Hudrî de duramaz. Fethedene müjdeler vaad edilen şehre koşar, "güzel asker" olmaya bakar. Gerisini çok dinlemiş olmalısınız. Aşılmaz surlar, kızgın yağlar, rum ateşi, oklar mızraklar... Alışık olmadıkları iklim, iç ürperten ıslak soğuk ve salgın hastalıklar... Onca sıkıntıya rağmen şehre giren akıncılar... Hain pusu, kutlu şehadet ve Kariye Camii'nin yanıbaşında sevimli bir mezar... Ebû Saîd el Hudrî benzeri az gelen dehalardan biridir. Bu yüzden olacak İstanbullular okulların açıldığı gün çocuklarını nurlu sahabenin kabrine getirir "Ya Rabbi! Benim yavrum da 'onun gibi' akıllı olsun" diye niyazda bulunurlar... Muhaddisdir Dilerseniz Ebû Saîd-i Hudrî'nin Peygamber efendimizden rivâyet ettiği birkaç hadis-i şerifle köşemizi bereketlendirelim. * Eshâbıma dil uzatmayınız. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, sizler Uhud Dağı kadar altın sadaka verseniz, Eshâbımdan birinin yarım müd (bir müd 875 gr) arpa kadar sadakasına yetişemezsiniz. * Yatağına girdiğinde üç kere "Estagfirullah el-azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel-hayye'l-kayyûm ve etûbü ileyh" diyenin günâhları deniz köpükleri, Temîm diyârının kumları, ağaçların yaprakları veya dünyânın günleri kadar çok olsa da Allahü teâlâ onu bağışlar. * İçinizden biri, bir kötülük görürse onu eliyle yok etsin; eliyle yok edemezse diliyle yok etsin, o da olmazsa kalbi ile buğzetsin ki bu da imanın en zayıf mertebesidir. * Kabir, ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur. * İki huy vardır ki, mü'minde bulunmaz: Cimrilik ve kötü ahlâk! * Allah için tevâzu edeni Allahü teâlâ yükseltir.

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.