Özal sadece KİT'leri değil, yolları, barajları hatta SSK'yı bile özelleştirmekten yanadır. Ona sorarsanız devlet okullardan ve hastahanelerden elini çekmeli, eğitim paralı olmalıdır. Okumak isteyenle, askerden yırtan ayrılmalıdır. Merkezî yönetim yerini mahallî idarelere bırakmalı, yata yata maaş alan bürokratlar ayıklanmalıdır. Gelgelelim mâlum yaşlılar koltuklarına yapışır, ne makam arabalarını ne de lambrili odalarını bırakırlar. Nasıl ki yaşlılara un, yağ, şeker zararlıysa, KİT'ler de memleket için öyle zararlıdırlar. Turgut Bey alengirli durumlardan bile fayda çıkarır, mesela bazı uyanıklar hayalî ihracat yapıp vergi iadesi alırken sesini çıkarmaz. Mal gider, gitmez orası ayrı ama ihracat tutarını getirip önüne koyarlar mı? Koyarlar! Dışarıdaki paralar oluk oluk yurda akar. Bunları kredi olarak almaya kalksan, faizi hazineyi boğar. Tonton bunun hukuki olup olmadığıyla ilgilenmez, o, işine bakar. Özal Türk'ün gücüne inanır, Türkiye'yi küçük görenlere çok kızar. ? Teknoloji delisi Turgut Bey'in ara sıra mühendislik damarı tutar, film takan muhabirleri izler, kameraların marifetlerini sorar. Çeyiz sandığı gibi daktilo taşıyan gazetecileri laptop edinmeye zorlar. Önünde 5 tane uzaktan kumanda cihazı olur, birkaç kanalı aynı anda izler kayıtlar yapar. Ara sıra rakamlara dalar mesela oturup Saddam topunun mezilini hesaplar. Bilişim fuarında standa bakan bir genç o gece kapısında polisleri görünce çok korkar. Onu bir limuzine atar, doğruca Çankaya'ya çıkarırlar. Özal delikanlıyı köşkün kapısında karşılar ve meraklı bir çocuk gibi yeni edindiği programın detaylarını sorar. Sabaha kadar computerlerden konuşurlar. Bir gece de İzmir'de otelden kaçar Fame City adlı oyun salonuna dalar. Atmadık tüfek, kullanmadık uçak, sürmedik araba bırakmaz. Özal, çocukların bilgisayarla tanışmasını çok arzular ki bunun ilk etabı oyundur. "Kafasını gözünü yarsalar da tuşlara basmaları gerek" der, "hatalar düzelir ama başlamayan hiç yol alamaz." Halbuki eski liderler kendilerinden yaşlı daktilo kullanmayı fazilet sanırlar. Tonton amca maçları mahalle kahvelerinde izler, her bahane ile halkın arasına karışmaya bakar. Aslını inkâr etmez, "Kürt çocuğu" olduğunu söylemekten korkmaz. Kürt gençlerine "sizden aldığımız verginin 30 katını GAP'a harcıyoruz, kafası çalışan bölücülük yapar mı" diye sorar. Gezilerde ne kendi uyur, ne gazetecileri uyutur herkesi yorar. Tayyarenin içi okul yatakhanesine döner, gülmekten kırılırlar. ? Vakit nakittir Özal zamanı iyi değerlendirir, arabasına gazetecileri alır gidecekleri yere varıncaya kadar röportaj çıkar. Sporla ilgilenir ve milli takım için mühendisçe çareler üretir. Maç 90 dakika futbolcular 22 kişi olduğuna göre bir oyuncunun ayağına 4 dakika top değmektedir. Peki bu adamlar geri kalan 86 dakika ne yapmalıdırlar? Topsuz alanda oynamalı, sahayı hakimiyeti altına almalıdırlar. Özal'ın gönlü gençtir, süratli araba kullanır, yüzmeye bayılır. Kıbrıs meselesinin konuşulduğu günlerde Sefa Giray Okluk Körfezine gelir. Yaz günü takım elbiseler, kravat filan... Özal "şuna bir mayo bulun" der bulurlar, birlikte yüzer ve doyasıya konuşurlar. Turgut Bey neşeli bir tiptir, kurallara boğulmaz. Kimona ile gazeteci karşılar, çubuklu pijamasından utanmaz. Kâh takke giyer, kâh papyon takar. Abdestini alır, namazını kılar, hiç umulmadık bir camide saf tutar. "Fertler değil, devletler laik olur. Ben Müslümanım" demekten korkmaz, "Hacı Turgut" diyenlere darılmaz. Son günlerinde Rusya ve Kazakistan'a gider, Almaata'da ona özel bir ikram (at kafası) çıkarır ve cılkı (haşlanmış beyni) yemesi için eline kaşık tutuştururlar. İştahı ile tanınan Özal yan çizer, birdenbire perhizini hatırlar. Geziler gezileri kovalar, Bakü, ABD Camp David... Sonra Rafcansani'yi İstanbul ve Ş. Urfa'da ağırlar. Oradan Karaçi, Singapur, derken Sidney, Kuala Lumpur... Ve nihayet Özbekistan! Yıkanır, arınır, kirlenemeden... O günlerde gazetemizin muhabiri olan Servet Kabaklı anlatıyor: Tempolu bir yolculuğun ardından Buhara'ya varıyor, Behaeddin Nakşibend Hazretlerinin dergâhına koşuyoruz. Önce iki rekat tahiyyat-ül mescid kılıyoruz. Sol yanında Mücahid Ören sağ yanında İmam Muhtar Abdullah. Dışarıda iğne atsanız yere düşmüyor ama külliyenin içindekiler parmakla sayılıyor. Turgut Bey büyük velinin huzuruna edeble çıkıyor, titrek bir sesle selâm veriyor. Sonra başlıyor mu hıçkıra hıçkıra ağlamaya, bizi de ağlatıyor. Enver ağabeyin tesbihini uzatıyorum, çekip yine avucuma bırakıyor. O an kısa ama çok feyizli geçiyor. Görünen o ki dergâhın bakıma ihtiyacı var. Özal hemen oracıkta bir bağış kampanyası başlatıyor. Mücahid Ören açıyor çantasını 20 bin dolar çıkarıyor. Parayı çocukça bir sevinçle elinden kapıp İmama uzatıyor. Çıkıyoruz, dergâhın kapısında elimdeki poşete takılıyor: "Ne var onda?" -Toprak Efendim / N'apacaksın? / Sevdiklerimin kabrine serpeceğim. / Hafize Anayı unutma! / Hiç, unutur muyum? Bir an duruyor, "Sen o topraktan biraz daha alsana" diyor "bana da lâzım olacak." "Allah gecinden versin" diye mırıldanıyorum. Cevap bile vermiyor, o muzip yüzü derinleşiyor, simasına buruk ama mânâlı bir tebessüm oturuyor. Ve o sadık Servet, o mübarek toprağı, o halis müminin kabrine döküyor...