Abdurrahman bin Avf'ın (radıyallahü anh) evinden misafir eksik olmaz. Bir gün Nevfel bin İyas hazretlerini konuk eder, mükellef bir sofra kurar. Ancak kendisi bir kenara çekilir ve içli içli hıçkırmaya başlar. Hazret-i Nevfel sorar: Ey Abdurrahman, nedir seni bu kadar ağlatan? - Resûlullah efendimiz ve ehli doyasıya arpa ekmeği bile yiyemedi. Ben bunca nimetin şükrünü nasıl yapacağım, hem bunca malın hesabı kolay verilir mi? Yine bir gün de onu iftâr sofrasına otururlar, gençler etrafında halkalanır, hatıralarını dinlemek için gözünün içine bakarlar. Abdurrahman bin Avf eskilere dalar, "Mus'ab bin Ümeyr benden daha hayırlı idi, şehîd olduğunda ona kefen bezi dahi bulamadık. Hırkası ile defnettik, düşünün başını örttüğümüz zaman ayakları açık kalıyordu, ayaklarını örttüğümüz zaman başı açılıyordu. Şüphesiz Hazret-i Hamza da benden hayırlıydı ama o da dünyayı bıraktı gitti. Halbuki ben o kadar bol ve çeşitli ni'metlere kavuştum ki anlatamam. İyiliklerimin karşılığını bu dünyada almaktan korkuyorum. Halbuki bunların hepsi geçici, alayı hayal" deyip ağlamaya başlar, sofradan bir lokma ya alır, ya alamaz, her zamanki gibi aç kalkar. Vebaya karantina Halîfe Ömer, Şam'a girmek üzeredir ki şehirde tâ'ûn (vebâ) hastalığı olduğu duyulur ve tereddüt hasıl olur. Mücahidlerden ba'zıları, "Allahü teâlânın kaderinden kaçmayalım" deyince Büyük Halife "Allahü teâlânın kaderinden, yine O'nun kaderine kaçalım" buyururlar, "unutmayın ki isteyen sürüsünü çayıra da, kayalığa da salar ama bunların ikisini de Allahü teâlânın takdîri ile yapar." Tam o esnada Abdurrahman bin Avf ile göz göze gelirler. Hazret-i Ömer sorar. - Sen ne dersin ya Abdurrahman? - Benim ne diyeceğim önemli değil ama Resûlullah Efendimiz "Vebâ olan yere girmeyiniz ve vebâ olan yerden kaçmayınız" buyurdular. - Elhamdülillah, sözümüz hadîs-i şerîfe uygun oldu. Şam'a girmiyoruz arkadaşlar. Üçü, üçü için Hazret-i Ebubekir istişareye çok önem verir, hususiyetle Abdurrahman bin Avf'ın fikrini almaya bakar. Büyük Halife son demlerinde kendinden sonra kimin seçilmesi gerektiği hususunda bir araştırma yapar. Herkes gibi Abdurrahman bin Avf'ın da gönlünde Hazret-i Ömer yatar. Onu icma ile (hep birlikte) Halifelik makamına oturturlar. Hazret-i Ömer Abdurrahman bin Avf'ı yanından ayırmaz. Millet, Halifeye onun vesilesiyle kolay ulaşır, zira Emirü'l mü'minin bu nur yüzlü sahabeyi kıramaz. Hazret-i Ömer mecusi bir köle tarafından hançerlenince imamlığa onu getirir ki bu "halifeliğe lâyık" görüldü demektir. Hazret-i Ömer'de vefat edince Halîfeliğe aday gösterilen 6 sahâbî bir araya gelirler. Abdurrahman bin Avf "Muhakkak ki, hedefe isâbet eden ok, etmeyenden üstündür. Halîfeliği, musîbet ve felâket zamanlarında sabırlı olan, metanetini bozmayan, sizin râzı olacağınız ve sizden razı olan birine verin" der ve şöyle bir teklif yapar. - Var mısınız? İçimizden üçü, diğer üçü lehine adaylıktan çekilsin. Teklif kabûl edilir, Zübeyr, Ali için, Talhâ, Osman için Sa'd bin Ebî Vakkâs da Abdurrahman bin Avf için kenara ayrılırlar. Abdurrahman bin Avf dahi çekilenlere katılır, kendi rızasıyla hakkını arkadaşlarına bağışlar. Nihayet Hazret-i Osman ile Hazret-i Ali kalırlar. İki kıymetli sahabe arasında seçim yapmak gerçekten zordur, acele etmez, askerin, halkın, eşrafın nabzını tutar, meylin Hazret-i Osman'dan yana olduğunu hissedince ona tabi olurlar. Hizmete devam Abdurrahman bin Avf emredildiği için müsteşarlık vazifesini bırakmaz, hac emirliği gibi zor bir görevi de üstlenir ve ustalıkla altından kalkar. Çadırlar çaktırır, kazanlar kurdurur, uzaklardan gelen misafirleri kusursuz ağırlar. Birlikte çalıştığı bütün halifeler onun gözünün içine bakar, yanlış bir şey yapıp yapmadıklarını anlamaya çalışırlar. Zaten Çihar-ı yarı güzin efendilerimiz ikazdan alınmaz, aksine memnunluk duyarlar. Resulullah Efendimizin "Göktekiler ve yerdekiler katında, sen emînsin" buyurdukları Abdurrahman bin Avf Hicri 31 yılında 75 yaşında vefat eder, özledikleriyle buluşurlar... Cenaze namazını Hazret-i Osman kıldırır, onu kabrine götürürken Ali (radıyallahu anh) "Ey Avf'ın oğlu! Güle güle git. Sen bu fânî dünyanın en güzel günlerini gördün. Bu revnaklı hayat bulanmadan ahirete göçüyorsun" der ve gözyaşlarını saklayamaz... Sa'd bin Ebi Vakkâs onun nurlu naaşını taşırken "Ey koca dağ!" diye mırıldanır ve çok ağlar. Âlimin ölümü âlemin ölümü derler ya, müminler bu koca dağı çok ararlar... Efendimizden... Abdurrahman bin Avf, hadis-i şerif rivayet etmekte çok hassas davranır. Belki binlerce hadis duyar ama aktardıklarının sayısı 65'i aşmaz. İşte onlardan birkaçı: * Cennete hazırlanan yok mudur? Kâbe'nin Rabbine yeminler olsun ki orada tehlike diye bir şey yoktur. Cennet parlayan bir nur, etrafa yayılan kokudur. Binaları sağlam, ırmakları gür, meyveleri bol ve olgundur. Orada huriler vardır, üzüntü ve keder yoktur, nimetleri sonsuzdur. * Bir kadın beş vakit namazını kılar, ramazan orucunu tutar, namusunu korur ve kocasına itaat ederse ona, "dilediğin kapıdan Cennete gir" denilir. * Serveti çoğaltanlar helak oldu, ancak Allahın fakir kullarına verip hayır işleyenler müstesna. Ne yazık ki bu gibiler azdırlar...