Dün, ünlü düşünür Carlyle'ın şehir şehir İngiltere'yi dolandığını ve verdiği konferanslarla Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkındaki "yanlış kanaatleri" silmeye çalıştığını anlatmıştık. Devam edelim: Muhammed hırslı mıydı? Sanmam, zira sade bir hayatı vardı. İçtiği su, yediği arpa ekmeği ve hurmaydı. Bazan aylar boyu ocağında ateş yanmazdı. Alış veriş yapar, hırkasını yamar, çalışıp çabalardı. Onda hırstan çok daha "yüce bir şeyler" olmalıydı. Yoksa inatçılıklarıyla tanınan cahiliyye devri Arapları, dünyevi kaygılardan arınıp da ardına takılırlar mıydı? Sık sık birbirleriyle çatışan yırtıcı insanlar, kardeşliğin tadını aldı. Başında taç, altında taht olan hiçbir imparator O'nun gördüğü saygıya ulaşamadı, Araplar ona kesinlikle itaat ettiler ki böyle bir imtihanı vermek için "kahraman" olmak lâzımdı. Ben Muhammed'i riyadan arındığı için severim. O, kibirden hoşlanmaz ama tevazuda da aşırılığa kaçmazdı. İcabında Habeş imparatoruna, İran Şahına, Yunan Krallarına neyi nasıl yapacaklarını anlatan mektuplar yollardı. Cahiliye alışkanlıklarını terk edemeyen bedevilerle kanlı hadiseler çıkması kaçınılmazdı. Ama o, onlara da acır, güçlüyken bağışlardı. Hiç şüphesiz O, iş gördürmek için yüze gülenlerden değildi, eshabına daima hakikatleri anlatırdı. Tebuk Savaşı arefesinde dayanılmaz bir sıcak çökmüş ve hasat mevsimi başlamıştı. Ancak O, "Hasat mı?" dedi, "Bir günlük iş. Peki ahirette kaldıracağınız hasat ne olacak? Evet hava sıcak olmasına sıcak ama Cehennem daha sıcak!" Muhammed hakikati yüreğinde hisseder ve sözlerini "şüphesiz" kelimesi ile güçlendirirdi. O, amatörce ilgilerden, faraziyelerden, nazariyelerden uzak dururdu. Zira bu büyük bir günahtı, düşünülebilecek bütün günahların anası... Önemli olan birtakım soyutlamalar, mantık önermeleri değil, gözle görülen, elle tutulan, kısacası yaşayan bir inançtı. Müslümanlar boş gevezeliklerle uğraşmadılar. Nitekim putlar, töreler onun gerçekliği karşısında yanıp kül oldular. Tıpkı ateşe atılan kuru odunlar gibi... O, Hatice ile (radıyallahu anha) sevgi ve sükunet dolu bir evlilik hayatı yaşadı. Gençlik çağlarını müstesna bir mütevazılıkla geçirdi. Kırk yaşına gelinceye kadar ilahi bir görev aldığından söz etmedi. Diğer evliliklerini yaşı elliyi aştıktan ve Hatice öldükten sonra yaptı. "Dünya nimetlerinden" yararlanmak gibi bir hesabı olmadı. "İyi ama İslam kılıç zoruyla yayılmadı mı" diyenler bilsinler ki bu da "sadece vaiz ve telkinle yayıldığı için övündüğümüz" Hıristiyanlık kadar soylu bir vasıtadır. Kılıç! İyi de kılıcı tutacak eli nereden bulacaksınız? İslamiyetin başlangıcında birkaç genç ve fakir mümin vardı. Bütün insanlara kılıç çekecek değillerdi ya. Eline fırsat geçtiğinde Hıristiyanlar da kılıç kullanmaktan kaçınmadılar. Şarlman'ın, Saksonları kılıç zoruyla Hıristiyan yaptığını hepimiz biliyoruz. Doğrusunu isterseniz ben bu kılıç meselesiyle pek ilgilenmem. Zira bu dünyada bir şeyin kendi varlığı için kılıçla, sözle veya herhangi bir vasıtayla savaşmasını hoş karşılarım. Bırakalım da vaiz versin, kitaplar yayınlasın, dövüşsün, var gücüyle çabalasın, dişini, tırnaklarını, nesi varsa onu kullansın. Dünya ne ki? Yüce Allah, Arap putperestliğinin, Yunan teolojisinin, Yahudi geleneklerinin müessir olduğu bölgeye bir peygamber gönderdi. Muhammed "putlarınızı yağ ve mumla parlatıyorsunuz, üzerlerine sinekler yapışıyor. Bunlar tahta parçalarından ibarettir, size hiçbir yararı yoktur. Bu aciz korkuluklar iğrenilecek şeylerdir. Halbuki Allah vardır, birdir, bizi yaratan da, yaşatan da O'dur" diyerek onları İslâm'a çağırdı. Halbuki Onun dini kolay da değildi. Müslümanlar oruç tutar, zekat verir, abdest alır, günde 5 kere mescidlere koşarlar. Şaraptan, kumardan, zinadan kaçarlar. Zaten bir din "hak ise" kaba iştahları, aşağılık arzuları kışkırtmamalı, gönüllerde yatan kahramanlık duygusunu uyandırmalı. Müslümanlar ne kadar büyük acılar yaşarlarsa yaşasınlar, Allah'tan geleni "hayırlı" kabul eder, dertlerinden tad alırlar. Eğer çöl çocukları ilahi emirleri ateşli yüreklerine bastırıp ibadete başlamışlarsa, bunda inanılmaya değer bir şey vardır. Ben bugüne kadar "vazife" kelimesinin bundan daha iyi bir tarifine rastlamadım. Muhammed'in muhteris olduğunu söyleyenlere sorarım, bütün Arabistan ona ne verebilirdi ki? Yunanlı Heraklius'un tacı, İran Şahlarının tacı ve dünyadaki bütün taçlar onun için ne ifade ederdi? Onun işitmek istediği şeyler yeryüzüne ait değildi. Hem bütün taçlar ve tahtlar birkaç yıl sonra nereye gidecekti? Mekke veya Arabistan Şeyhi olmak ve eline yaldızlı bir tahta parçası almak ona yeter miydi? Elbette hayır! Söyleyin gönlü vahy aleviyle tutuşan bir Allah elçisi için bütün dünyanın ne kıymeti olabilirdi? *** "Zencî meselesi", "Fransa ihtilâli", "Alman Edebiyâtı", "Goethe ve Goethe'nin ölümü", "Modern İşçiler", "Kahramanlar ve Târîhde Kahramanlık" adlı eserleri kaleme alan Thomas Carlyle 1881 yılında öldü. Resulullah Efendimiz'den övgüyle bahsetmesine rağmen elimize "Müslüman olduğuna dair" bir bilgi geçmedi...