Cizreli Ahmet, Botan aşiretinden ilmi ve faziletiyle tanınan Muhammed Efendi'nin oğludur. Hicri takvime göre 1050 yıllarında doğar. Onun da babası gibi âlim ve velî olacağı çocukluğundan bellidir, ak sakallılarla mescidleri mekân tutar, kitaplara daldı mı sabahlara kadar uyumaz. Babası talebelerini okuturken o bir kenarda durur ince ince kayıt yapar, düşünün Arabî ve Fârisîyi bire bir eğitim almadan hem de çok kısa sürede kapar. Gençlik yıllarında Diyarbakır, İmâdiye ve Hakkari medreselerinde okur, yöre âlimlerinden ilim ve hikmet toplar. Nitekim Sertrabas'tan icazetini alır, medrese tahsiline nokta koyar. Ne hikmettir bilinmez zahiri ilmleri tamamlayanlar, yollara düşer, batıni inceliklere vâkıf olabilmek için diyar diyar dolanırlar. Molla Ahmed de aynı yoldan geçer bir gönül ehli bulabilmek için taştan, kuştan, haber sorar. Bu arada çok insan tanır, birbirinden güzel destanlar, menkıbeler duyar. "Allahü teâlâ vermek istemeseydi, istek vermez" derler ya hiç ummadığı bir anda Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin talebeleri karşısına çıkar. Ahrâriyye büyüklerinin terbiyesinde, pişer olgunlaşır, kalbine sırlar sızar... ? Kalanlar ona Molla Ahmed bir cumâ günü hastalanır, halsiz takatsiz kalır. Arkadaşları onu sarıp sarmalar uyusun dinlensin diye bir medrese odasında yatırırlar. O her zamanki gibi salevat okuya okuya dalar, rüyâsında Peygamber efendimizi görmekle şereflenir ki etrâfında nur yüzlü insanlar vardır. Server-i Kâinat ellerindeki sürahiden bardağa bir mayi doldurur, önce Hazret-i Ebû Bekr'e uzatır, sonra tek tek cemaate dağıtırlar. Molla Ahmed o mayiden (belki su, belki şerbet, kimbilir belki de kevser) içmeyi nasıl arzular anlatılamaz ama edebinden sesini çıkaramaz. Yine de çıkaracağı yoktur ama mecliste bulunanlardan biri "Yâ Resûlallah! Cizreli Ahmed'e vermeyecek misiniz" diye sorar. Fahr-i âlem ona sürahiyi vereceğim der gibilerinden bakar ve nurlu elleriyle bakiyesini sunarlar. Su içen n'olur, elbette ferahlar. Molla Ahmed de kana kana içer, ama içtikçe içi yanar, aşkı, ihlası, hasreti artar. O güne kadar tek mısra dizmeyen dervişimiz yanık ve mânâlı şiirler, içli kasîdeler söylemeye başlar. Ortaya iki bin beytlik nefis bir divan çıkar. Onun kasidelerinde anlatılmaz bir ahenk vardır, yöre halkı ilahi gibi okuyup dinler ve büyük bir haz alırlar. Şiirden, sanattan (ve tasavvuftan) anlayanlar Şeyh Ahmed-i Cüzeyri'yi, Muhiddin Arabi'ye benzetir ve "en az onun kadar derin" bulurlar. Cüzeyri hazretleri Arabiye, Farisiye ve Türkçeye çok hakimdir ancak bulunduğu havalide rahat anlaşılsın diye Kürtçe yazar. Divan şairleri gibi aruz veznini kullanır, göze, kulağa ve kalbe hitap etmeye bakar. (Eserleri bilahare Fransızca, Rusça, İngilizce, Almanca ve Farsçaya da çevrilir) Ahmed Cüzeyrî'nin, kasîdelerini yazarken yaslandıkları taş, aşk ateşiyle öyle ısınır, öyle ısınır ki dokunanı yakar. Tandırla uğraşacak kadar gücü dermanı kalmayan bir kadıncağız bunu fark eder, mübareğin kalkmasını bekler, getirip hamurlarını pişirmeye başlar. O yıllarda Cizre, Buhtan emirlerinin elindedir, Emir Seyfeddîn, yaptırdığı Seyfiyye Medresesi için hiçbir fedakarlıktan kaçmaz. Molla Cüzeyri'nin de medresesinde ders vermesini arzular. Cüzeyri hazretleri hem talipleri, hem de emirin çocuklarını okutur, ufuklarını açar. Bilirsiniz sıradan insanlar, hallere ve sırlara gark olanları anlayamazlar. Nitekim mısralarındaki incelikleri kavrayamayanlar Molla Ahmed'i yargılamaya kalkar. Nasıl bir kulp takarsa takar, mübareği götürüp Diyarbakır'da hapse atarlar. Dile kolay, Molla Ahmed küflü zindanlarda yedi yıl geçirir ve vakti gelince Emir 2. Şeref'e bir mektup yazar. Mektubu bir kamış parçasının içine koyar, ağzını mumla kapatıp Dicle'ye atar. Bakın şu işe ki nehrin suları sarayın bahçesine ulaşır ve Emir'in suda yüzen kamışı yakalayıp bakacağı tutar. Hakikat anlaşılınca Emir Şeref özür dilemekle kalmaz, Cizre'de yaptırdığı Medreset-ül-Hamrâ'yı (Kırmızı Medrese) büyük velînin emirlerine açar. Şeyh Ahmed'in gönlünde dünyanın da, dünyalığın da yeri yoktur, medresenin masraflarını karşılamak için arâzilerini bağışlar, ki vakfiyeler arasında meyvesiyle ünlü Andabor bahçeleri ve Hırbezur (Sarıtarla) köyü de vardır. Fâtih Sultan Mehmed İstanbul'u feth edince Molla Cüzeyri ("Nişânî" lâkabıyla) "Ey şehinşah-ı muazzam!" diye başlayan ve Padişaha övgüler yağdıran çok sanatlı bir kaside yazar. Hem biliyor musunuz, Cizre tam üç kere Şâh İsmâil'in taarruzuna uğrar ancak Emir Şeref, Cüzeyri hazretlerinin himmeti ve gayretiyle Safevileri yenip geri yollar. Yanisi şu ki Cizreliler eskiden beri Osmanlıya sadıktırlar. Ahmed Cüzeyri hazretleri ile Emîr Şeref'in oğlu İmâdeddîn öyle iyi arkadaştırlar ki, nasıl anlatıla. Emir İmâdeddîn sanatlı beyitlerle girift konulara kapı aralar, Cüzeyri hazretleri mevzuyu sanatlı mısralarla derler toparlar. Sevenleri yıllar sonra "Molla dedi", "Emir dedi" diye başlayan bulunmaz şiirleri "Guften Molla" ve "Guften Emir" adıyla toplayıp kitaplaştırırlar. Bu nasıl bir dostluktur bilinmez kabirleri bile ayrılmaz, ikisi de aynı kubbe altında yatarlar. Divan'dan... * Sakın kendini dünyânın denî (alçak) dinarına (parasına) satma! Yûsuf aleyhisselâmı üç beş dinara satan köle tacirleri ne kazandılar? * Âmâlar rehbersiz olarak Kâbe'yi tavâf edebilir ama Hacer-ül-esvedi bulamazlar. Gel gör ki, iki gözü körler bir üstada tâbi olmuyorlar. * Biz sıradan kimseler değiliz, zamânın müftüleriyiz. Buna rağmen bir mürşid-i kâmilin "elimizden tutmasına" çok ihtiyacımız var. * Cevher uygun değilse usta ne yapabilir? Demirci olmasa, körük neye yarar? * Sabır acı, meyvesi tatlıdır, kavuşmak isteyenler sabreder, dertlere katlanırlar.