Cömertliğin böylesi; Seyyid Ali Emiri

A -
A +

Ali Emiri Efendi, İmparatorluğun birçok yerinde vazife yapar; Şam'dan Bağdat'tan, Yanya'dan Sofya'dan nadide eserler toparlar. Gün gelir ahşap konağı ağzına kadar yazma ve matbu eserlerle dolar. Kitaplarıyla öylesine hemhal olur ki evlenmeye bile vakit bulamaz. O günlerde İstanbul'da sık sık yangınlar çıkar. Allah korusun şu eve tek kıvılcım yeter ki Emiri Efendi'nin ateşten ödü kopar. Zaten bunca kitabı "millete hayrı olsun" diye toplamıştır ve elinin altında tutmaktan huzursuz olmaya başlar. Artık bir kütüphane kurmanın zamanı gelmiştir, gider içini maarif nazırına açar. İşte o aralar İstanbul Belediye Başkanı Cemil Topuzlu, Şeyhülislâm ve Nâkib-ül eşraf Seyyid Feyzullah Efendi Medresesini yıktırmaya kalkar. Aklı sıra mızıka takımı için (çok lâzım ya) merasim meydanı yapacaktır. Ne zaman ki o güzelim çinilere kazmalarla saldırırlar, yoldan geçmekte olan Fransız büyükelçisinin karısı Madam Pompart dayanamaz. Kocasıyla birlikte padişahın huzuruna çıkar. Yıkımı durdurur, dahası medrese onarılsın diye "hatırı sayılır bir bağışta" bulunurlar. Söz konusu binayı Ali Emiri Efendi'ye gösterirler. Mübarek, bu ferah ve feyzli mekâna bayılır, hemen o gün kitaplarını taşımaya başlar. Sultan onu yürekten destekler, hatta "Kütüphâne Nazırı" yapar. Bastonlu cevap Ali Emiri Efendi bu millete kitabın "kıymetli", yazmanın "servet" olduğunu anlatır. İşte bu yüzden "öldüm parasına" eser toplayıp yurtdışına kaçıran simsarlar ondan hiç hoşlanmazlar. Siyasi güçlerini kullanıp baskı kurar ve hakkında olmadık dedikodular çıkarırlar. Yok, kitaplarını Avrupalılara satacakmış da filan... Ali Emirî Efendi, saldırıların altında kalmaz bizzat çıkardığı "Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası"yla dişe diş bir mücadele yapar. Bakın şu işe ki iftiracılar ele geçmez eserleri Amerika'ya uçururlarken Ali Emirî Efendi kapısına dayanan işgalcilere bile posta koyar! Nasıl mı? Şöyle: Bir ara İstanbul İşgal Kuvvetleri Komutanı General Molier, Rum tercümanıyla medreseye gelir. Çay, kahve derken mevzuya girer ve el yazmaları için 160 bin altın (o devirde devlet bütçesi gibi bir şeydir) ayırdıklarını söyler. Dahası "münasip görürseniz bu kitaplarla Paris'te bir şarkiyat enstitüsü kuralım. Başına sizi koyalım, şahsınıza bir villa tahsis edelim, ömür boyu maaş bağlayalım" der, hatta Bolulu bir aşçıyla, yeteri kadar Müslüman hizmetçi götürmeyi teklif eder. Ali Emirî Efendi bastonuna yapışır ve "eğer misafirim olmasaydınız kafanızı patlatırdım" diye haykırır, "ben bu kitapları devletimin verdiği maaşlarla topladım. İsterim ki milletimin evlatlarına kalsın!" Ali Emiri Efendi söz konusu kütüphaneye adını vermek isteyenlere de karşı çıkar, duvara "Millet Kütüphanesi" yazdırarak kendine "yakışanı" yapar. Ne kütüphane ama Millet Kütüphanesi ilimle uğraşanlara büyük ufuklar açar. O günlerde sahipsiz kalan Şehit Ali Paşa, Carullah Efendi, Veliyyüddin Efendi, Reşid Efendi kütüphanelerini de aynı çatı altında toplarlar. Ali Emiri Efendinin rüyaları hakikat olur, kitap sayısı yüz bini aşar ki aralarında Beylikler devrine ait yazmalar bile vardır. Düşünün Nasirüddin-i Tûsi tarafından kaleme alınan "Tahrir-i Macisti"nin üzerinde 2. Bayezid'in mührü parlar. Fatih'in, Yavuz'un, Kanuni'nin Babür Şah'ın divanlarından, Cem Sultan'ın, Şehzade Korkud'un şiir defterlerine neler bulunmaz? Sabuncuoğlu Şerafeddin'in rengarenk minyatürlü "Kitâb-ı Cerrahiye"si, İbn-i Heysem'in Optik risalesi (dünyada tek nüshadır), Ebul İzz'in otomatik ve mekanik kitabı, Âşık Çelebi'nin "Meşâir-i Şuara"sı, Seyyid Lokman'ın "Kıyafatü'l İnsaniye"si ve vişne çürüğü meşin üzerine gümüş kakmaları ile göz kamaştıran "Muhibbi Divanı"... Bütün bunlar altınla tartılsalar "ağır" basarlar. Düşünün Kilisli Rıfat Efendi, "baskıya hazırlasın" diye eline verilen orijinal Divan-ı lügât-it Türk'ü saklayacak yer bulamaz. Geceleri umum müdürlükteki çelik kasaya koymaya kalkar. Kapıda bekçi olmasına rağmen amirleri huzursuz olur, böyle bir "yükü" omuzlarına alamazlar. Ali Emirî Efendi, dar imkanlarına rağmen gazete ve dergileri de biriktirir, salnameleri ve askerî yayınları kütüphanesinde toplar. Büyük âlim memurlarından birinin zırt pırt kitap değiştiren bir çocuğa "yetti ama" dediğini işitince çok kızar. "Sen bu çocukcağızın yarın bir Piri Reis, bir Mimar Sinan olmayacağını nerden biliyorsun" diye sorar, "ben bu kütüphaneyi onlar için kurdum ve sana da onlara hizmet edesin diye maaş veriyorlar!" Emiri Efendi'nin kaybı ilim ve sanat dünyasını hüzne boğar (23 Ocak 1924). "Az üretmekle" tanınan Yahya Kemal bile dayanamaz onun için nefis bir şiir (Ali Emiri'ye Gazel) yazar. "Sende ne var ki!.." Ali Emiri Efendi, dosdoğru bir adamdır ve doğru bildiğini söylemekten korkmaz. Talât Paşa'nın sadrazamlık yıllarında kitap basımıyla ilgili bir toplantıya onu da çağırırlar. Talât Paşa klasik bir İttihatçıdır, her konuda konuşur ama hiçbir şeyden anlamaz. Emiri efendi bu sığ adama haddini bildirmeden duramaz. "Gören de matbuattan anladığınızı sanacak" der, "sahi, söyleyin kaç cilt kitabınız var?" Talât Paşa gibi bir ihtilalcinin kitapla ne işi olsun, yine de "30-40 tane kadar" der, vaziyeti kurtarmaya bakar. Emiri Efendi "Paşa, paşa halktan utanmazsan Allah'tan kork" diye parlar: "Sende ne var ki, millete ne vereceksin? Kütüphanesi olmayan sadrazam neye yarar?"

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.