Tay kabilesinin reisi Hâtim-i Tai devrinin ünlü şairlerinden biridir. Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve selem) dünyaya teşriflerinden yedi yıl sonra vefat eder. Haliyle İslam güneşinin doğuşunu göremez. Hatim, henüz çok küçükken babasını kaybeder, onu annesi Guneyye bint-i Afif yetiştirir. Bu kadın öylesine mert ve öylesine cömerttir ki anlatılamaz. Malını mülkünü fukaraya dağıtır ama verdikçe zenginliği artar. Rızkın Allahü teâlâ'nın elinde olduğuna adı gibi inanır, insanlara faydalı olmaya bakar. Kardeşleri bu inceliği yakalayamadıkları için panikler, servetini dağıtıp bitirmesin diye onu kilit altında tutarlar. Guneyye bir fırsatını bulup kaçar, yine bildiğini yapar. Hatim de annesinin oğludur, onu eli açık manasına gelen "Cevad" lâkabıyla anarlar. Bir gün Hâtim develerini güderken, yanına tanımadığı süvariler gelir ve yiyecek bir şeyleri olup olmadığını sorarlar. Hâtim uzun uzun güler "pes yani" der "bunca deve olsun da yiyecek bir şey bulunmasın." Derhal en semiz deveyi boğazlar, ateş yakıp kebap yapar. Meğer misafirleri, o dönemin ünlü şairlerinden Abid bin Ebras, Bişr bin Ebu Hazim ve Nabiga ez-Zübyani değil midir? Oturup nefis şiirler söyler ve Hâtim'e methiyeler yağdırırlar. Hâtim övülmekten hazzetmez ama böylesi sanatlı mısralar dizebilen şairleri boş çıkarmaz. Kalan develerini de hediye eder, değneyini omzuna vurup evinin yolunu tutar. Ha bu az buz bir şey değildir, her şaire 99 deve düşer, adamlar neden sonra şaşkınlıktan kurtulur, sürülerini önlerine katarlar. Al deveni! Hâtim, cömert olduğu kadar, sadıktır, mütevazıdır, kimsenin kalbini kırmaz, geceleri belki yolunu şaşıran biri gelir de soframa oturur diye ateş yakar. Asla şarap içmez, fuhşa, kumara, yalana bulaşmaz. Çocuklarını da bu şekilde yetiştirir ki oğlu Adîyy ve kızı Sefâne de ondan aşağı kalmazlar. Hatta günün birinde, bir yolcu kafilesi Hâtim'in mezarı yanında konaklar. İçlerinden biri (Ebu'l-Hayberî) Hâtim'in mezarına döner ve şakayla karışık "Bak mekânına geldik, bizi ağırlamayacak mısın" diye sorar. Arkadaşları "Ya bırak işin mi yok" derler,"çürümüş kemikler seni mi duyar?" Neyse kafile uykuya dalar. Seher vakti Ebu'l-Hayberî feryat figan fırlar. Zira devesi kesilmiş kan revan içinde yatmaktadır. Bakar ah vah etmenin faydası yok bir ateş yakar, deveyi güzelce parçalayıp karınlarını doyururlar. Tam kalkıp yola koyulacaklardır ki Hâtim'in oğlu Adiyy yetişir, benzeri az bulunan siyah ve güçlü bir deveyi öne sürüp sorar: "İçinizde Ebu'l-Hayberî kim? -Ben! -Buyrun bu deve sizin. -Anlayamadım? -Babam rüyama girdi ve söylediklerinizi iletti. Senin devenle, sana ve arkadaşlarına ziyafet vermiş. Borcumuz borçtur, al deveni! Cömerde ikram Biliyorsunuz Eshâb-ı kirâm zaman zaman Medîne dışındaki kabîlelere seferler düzenler, buralardaki halkı İslâma çağırırlar. Sıra Tay kabilesine gelir, ancak reisleri, Adîyy bin Hâtim kaçar, mücahidler de kız kardeşi Sefâne'yi alır getirir Efendimizin karşısına çıkarırlar. Peygamber efendimiz, Sefâne'yi çok hoş tutar. "Senin baban İslam'ın telkin ettiği faziletlerle süslü biriydi" deyip serbest bırakırlar. Sefâne'nin kalbine ılık ılık bir şeyler akar, içinde elvan elvan kandiller yanar. Geri dönüp kardeşini bulur ve Medîne'ye gitmesi, Efendimizi görmesi için yalvarmaya başlar. Genç adam bacısını kıramaz, Server-i âlemi Mescidde bulur, huzuruna varıp selâm verir, yanıbaşında diz kırar. Efendimiz onu dostça karşılar, alır götürür, bizzat hane-i saadetlerinde ağırlar. Hatem gibi cömerdin biricik oğluna dumanı tüten etler çıkarırlar. Adîyy bin Hâtim Efendimizin tevazuunu görünce kararını verir zira Allahın Resulü ne Kisra'ya (İran hükümdarına), ne de Kayser'e (Bizans kralına) benzer, melik ya da kâhin de olamaz! Yolda önüne çıkan çocuklu bir kadıncağızı uzun uzun dinler, derdine çare arar. Hepsi bir yana Adiyy'e içi hurma lifi dolu bir minder gösterirken, kendileri kuru yere otururlar. Kutlu davet Nitekim yeri ve zamanı gelir, Efendimiz "Yâ Adîyy bin Hâtim, Müslüman ol ki, selâmette olasın" buyururlar. Adîyy "ama benim dînim var" dese de Efendimiz "Senin dînini senden iyi bilirim. Sen Rakusiyye dîninden değil misin?" der ve onun kendi dinine uygun olmayan hallerini bir bir sayarlar. Adiyy bu kadarını beklemiyordur, içinde fırtınalar kopar. Efendimiz bir kez daha "Yâ Adîyy bin Hâtim, İslâma girmene mani olan nedir?" diye sorarlar, "Seni "Lâ ilâhe illallah" demekten uzaklaştıran nedir? Allahtan başka ilâh mı var? Neden çekiniyorsun? İnsanı Allah büyüktür demekten ne alıkoyabilir?" Yüzleri öyle tatlı, sesleri öyle tesirlidir ki Hatem'in bütün acabaları erir. Ve oracıkta Kelime-i şehâdeti getirir... Allahü teâlâ ona uzun bir ömür verir, dört halifenin devrinde de yaşar. Hazret-i Ali'nin vefâtından çok sonra (120 yaşında) Kûfe'de vefât eder. Bu güzide sahabenin babası (Hâtim-i Tai) İslâm coğrafyasında çok anılır, ozanlar söz cömertlikten açıldığında mutlaka ondan bir menkıbe anlatırlar. Lokmayı yutunca Adîyy bin Hâtim-i Tai anlatır: Peygamber Efendimiz misafirlerini ağırlamaktaydı, bir kadın yanlarına yaklaştı ve "şuna bakın hele" dedi "köle gibi yere oturmuş, yiyor". Efendimiz "Benden daha köle olan köle var mı?" buyurdular. Kadın bu kez "kendisi yiyor da, bana vermiyor" diye tutturdu. "Gel, sen de ye" diye sofraya çağırdılar. Bu kez "elinle vermezsen yemem" diye nazlandı. Server-i kâinat mübarek elleriyle uzattılar. Lakin kadın "onu değil, senin yediğin parçayı isterim" deyince Fahr-i âlem kendi lokmalarını sundular. Kadın alıp ağzına attı ve bir anda değişti. O günden sonra Medineliler onu hayâsı ve utangaçlığı ile anar oldular...