Bilirsiniz bazı insanlar hoş simalı ve rahatlacı olurlar, devamlı gülümser, gamınızı kederinizi dağıtırlar (şimdi bunlara pozitif enerjili diyorlar). İşte Peygamber efendimizin halasının (Ümeyma Hatun'un) oğlu Abdullah da öyle bir gençtir, herkesin yardımına koşar. Müşriklerin kudurduğu günlerde Mekkelileri İslâma çağırmak kolay olmaz, lâkin Hazret-i Ebûbekir, Abdullah'a kolayca yaklaşır, büyük müjdeyi fısıldar. Nasipli çocuk zerre kadar tereddüt etmez, birlikte Dar-ul Erkâm'a gelir ve Server-i Kâinat'ın önünde diz kırarlar. Abdullah, iman edince daha bir insan canlısı olur, daha ziyade gönül almaya bakar. Ayan beyan nurlanır, müşrikler bile değişikliğin farkına varırlar. Kureyş'in liderleri onun "örnek" olmasından çok korkar, bu sevimli genci "hususi" bir baskı altında tutarlar. Abdullah (Radıyallahu anh) ezaya, cefaya aldırmaz, derdinden tad almaya bakar. Nitekim Efendimiz onun hakkında "... açlığa ve susuzluğa en ziyade katlananımızdır" buyururlar. O, Allah ve Resulü için dahasına da razıdır ama Habeşistan'a hicret etmesi istenir ve emredileni yapar. Necaşi'nin yurdunda emin ve rahattırlar, ancak Efendimizin hasretine dayanamaz "n'olursa olsun" der, Mekke'ye koşar... Yine açlık susuzluk, yine hakaret, baskılar, baskılar, baskılar... Fahr-i âlem bu kez ailesiyle birlikte Medine'ye hicret etmesini işaret buyurur, onu ensardan Âsım bin Sabit ile "kardeş" yaparlar. Abdullah bin Cahş, Server-i Kâinat ne anlatsa heyecanlanır ama şehadetten bahsettiklerinde bir başka heyecanlanır; yüreği kabına sığamaz. Bilirsiniz, Efendimiz "bu işi kim yapar" diye sorduklarında sahabeler sağa sola bakmadan öne çıkarlar. Ama Abdullah daha da öne çkar, en tehlikeli vazifelere seve seve koşar. İşte bu yüzden arkadaşları onu " El-Mücahidü fillah" (Allah yolunun fedaisi) lâkabıyla anarlar. Sen emret yeter! Kutlu hicretin ardından Resul-ü ekrem onun emrine bir seriyye verir (ilk seriyye, ilk komutan) ve eline bir mektup sıkıştırırlar. Abdullah bin Cahş, buyrulduğu gibi Necdiye yolunu tutar, Rukiyye kuyularına yöneldikten iki gece sonra mektubu açar. Besmele-i şerif ile başlayan mektupta "Mekke ile Taif arasındaki Nahle vadisine inmeleri ve Kureyşlileri gözetlemeleri" emr buyurulmaktadır. Abdullah bin Cahş mektubu öper başına koyar ve arkadaşlarına "Biz Allahü teâlânın kullarıyız ve er geç ona döneceğiz" der, "hanginiz şehid olmak istiyor ve özlüyorsa benimle gelsin." Arkadaşları (ki içinde Sa'd Bin Ebi Vakkas da vardır) etrafında toplanır "Seni başımıza Resulullah Efendimiz atamadı mı? Elbette itaat edeceğiz. Ölene dek birlikteyiz" diye haykırırlar. İlk çatışma, ilk esir Mücahidler Nahle vadisinde saklanır, yöreye gireni çıkanı takip eder ve çok değerli bilgiler toplarlar. Tam dönmeli olmuşlardır ki bir Kureyş kervanı görünür. Onları durdurur ve nezaketle İslâma çağırırlar. Müşrikler hiç gerek yokken ellerini kılıçlarına atar, saldırıya kalkarlar. Çıkan çarpışmada Kureyşlilerden biri ölür, ikisi teslim olur, atlılar kaçarlar. Müminler ilk defa ganimet ve esir alır, müşrikler ilk kez adam ve mal kaybetmenin acısını yaşarlar. Abdullah bin Cahş çok istemesine rağmen bu seferde şehid olamaz. Bedr meydanına da büyük bir şevkle çıkar ama arzusuna kavuşamaz. İnananların Uhud eteklerinde saf tuttuğu anlarda, Sa'd bin Ebi Vakkas'ı (Radıyallahu anh) kenara çeker ve "bir dua et, amin diyeceğim" der, "ama sen de benim duama amin diyeceksin tamam mı?" -Tamam. Hazret-i Sa'd ellerini açar ve "Ya Rabbi" der, "bana çetin kâfirler gönder, senin rızan için onlarla vuruşayım, müşriklerin sesini kısayım" Abdullah bin Cahş yürekten bir amin çeker. Kulaklar... Dudaklar... Sıra Hazret-i Abdullah'a gelir. -Allah'ım bana da zorlu kâfirleri yolla onlarla vuruşup kırayım. Vazifem bitince beni de yıksınlar, gözlerimi oysun, dudaklarımı, kulaklarımı doğrasınlar. Kanlı cesedimi toza toprağa bulasınlar. Yüce huzuruna kanlar içinde geleyim. "Bu ne hal ya Abdullah?" diye sorduğunda "Ya Rabbi" diyeyim, "ben bu azalarımla çok kusur işledim, onları yanımda getirmekten hayâ ederim." Hazret-i Sa'd tutulur kalır ama sözünde durmak zorundadır, istese de istemese de "amin" diye mırıldanır. Eh yazının finali belli oldu sanırım. O gün Hazreti Abdullah meydanda basmadık yer bırakmaz, miğferleri ezer, kalkanları yırtar. Ancak kılıcı bu kadar darbeye dayanamaz kırılır, kabzası elinde kalır. Âlemlerin Efendisi onun eline bir hurma dalı tutuştururlar. Bu dal değme kılıçlara fark atar, Hazret-i Abdullah onu tırpan gibi kullanır, müşrik saflarında yol açar. Ve beklenen olur Ebûl Hakem adlı bir kâfir onu sırtından oklar, müşrikler kendilerine kök söktüren mücahidin başına üşüşür, aynen arzuladığı gibi dudaklarını, kulaklarını, doğrarlar. Eğer o gülyüzlü sahabe bile kendini "günahkâr" saydıysa vay gelmiş başımıza... Gözler ha?.. Kulaklar... Dudaklar...