Endülüs'e doğru... Musa bin Nusayr

A -
A +

Nusayr oğlu Musa Hicri 19 yılında Şam'da doğar. Babası Hazret-i Muaviye'nin en güvendiği adamlardan biridir, bu yüzden disiplinli bir eğitimden geçer, iyi bir tahsil yapar. O yıllarda Şam-ı şerif'i şereflendiren sahabelerin (radıyallahu anhüm) sohbetlerine erişir, huzurlarında diz kırar. Gençliğinde Hazret-i Muaviye'nin emrinde Kıbrıs'ın fethine katılır, erlik, subaylık derken komutan olur, gün gelir şirin adayı ondan sorarlar. Musa bin Nusayr kale inşası üzerine çok kafa yorar, adayı birbirinden muhkem hisarlarla donatır, mimaride de çığır açar. Abdülmelik bin Mervan zamanında Basra âmilliğine atanırsa da Vali Haccac ile anlaşamaz. Halifenin kardeşi (ve Mısır Emiri) Abdülaziz bin Mervan onu Afrikiyye Valisi olarak Tunus'a yollar. İşte bizim Endülüs maceramız o gün başlar. Fırtınalı yıllar Müsaadenizle azıcık gerilere dönelim... Hazret-i Ukbe, kâh çarpışarak kâh anlaşarak Bizans ve Berberiler arasında bir yer tutarsa da ihanetlere uğrar. Nitekim Bizanslıların dümen suyundan giden yerliler ona pusu atar. Büyük lider şehit olur, Keyrevan elimizden çıkar. Kanlı katliamlar başlayınca Müslümanlar Mısır'a çekilmek zorunda kalırlar. Ancak Abdülaziz bin Mervan bunları yanlarına komaz, Zuheyr bin Kays komutasındaki akıncılar Keyrevan'ı geri alırlar. Bizans İmparatoru Jüstinyen de altta kalmaz, Akdeniz'in en güçlü donanmasını yöreye yollar. Kartaca'da toplanan Haçlılar, Züheyr bin Kays'ı şehit eder, adamlarını dağıtırlar. Abdülaziz kolay pes etmez bu kez Hassan bin Numan el Gassani komutasındaki Emevi ordusunu yöreye yollar. Mücahidler Kartaca'yı Bizans'ın elinden koparırcasına alırlar, Romalılar Sicilya'ya zor kaçar. Yeni İmparator Leontios daha güçlü bir donanmayla Kartaca'yı ele geçirirse de elinde tutamaz, Bizanslılar artık Sicilya'da bile barınamaz, kapağı Girit'e atarlar. Yeni bir soluk Musa Bin Nusayr, Afrikiyye'ye atandığında perişan bir ülke ve bedbin insanlarla karşılaşır. Çöl uçsuz bucaksızdır ama havalide çok az nüfus yaşar. Açlık kıtlık bir yana şakiler diledikleri gibi at oynatırlar. Musa bin Nusayr ve oğulları kılıçlarını kınlarına sokar, Berberilerle sıcak münasebetler kurarlar. Emniyet sağlanınca, refah yayılınca, fukara kollanınca ılık rüzgarlar esmeye başlar. Emeviler, ortalığı tarumar eden Sicilyalı korsanları inlerinde basar. Adadan kaldırdıkları hesapsız ganimeti yerli halka dağıtırlar. Yerlilerin desteğini kazanınca Septe ve Tanca'yı ele geçirmekte zorlanmazlar. O yıllarda Septe Boğazına Julianus adlı bir Roma Valisi bakar, ancak İspanya'da olup bitenlerden o da bizardır. Müslümanları tanıdıkça tavrı değişir, mücahidleri karşı kıyıya yollamaya bakar. Hoş, Musa bin Nusayr da gözünü Avrupa'ya dikmiştir, İspanya'dan girip İstanbul'dan çıkmanın hesaplarını yapar. Havayı koklasın diye Tarık bin Ziyad'ı İberik Yarımadasına yollar. Karşı kıyıya O günlerde Vizigotlar Hıristiyanlığı yeni kabul etmişlerdir ve Yahudilere akla gelmeyecek eziyetler yaparlar. Bunları bacaklarından tutup silkeler, yere düşen altınları kapışırlar. Çocuklarını kiliselere kapatır, kızlarını manastırlara tıkarlar. Eh böylesi bir gerginlik varken çiftçiler çalışmaz, kepenkler açılmaz, işler büsbütün aksar. Sağda solda haramiler cirit atar, kervanlar kıpırdayamaz olurlar. Derken tahtın talipleri artar, elli yüz silahşör toplayan merkeze yüklenir, sabah erken kalkan darbe yapar. Kral Egika, Kral Vitiza, derken Kral Rodrik hasımlarını bertaraf eder ve koltuğa kazık çakar. Saltanatına sulanabilecek soylulardan felaket kıllanır, eften püften bahanelerle alayını cellada yollar. İşte bu hengamede Müslümanlar sessizce ülkeye girer ve yayılmak için "münasip" bir zemin bulurlar (Hicri 82). Tarık, Ziyad adlı bir Berberî'nin oğludur. Babası, Musa bin Nusayr'a satılan adsız sansız bir köledir. Ancak sahibine sadakatle bağlanır, azad edilmesine rağmen eşiğinden ayrılmaz. Musa bin Nusayr, kölesinin zeki ve sevimli oğlu Tarık'ı torunlarından ayırmaz. Zaman zaman minikleri etrafına toplar, Âlemlerin Efendisinden (Sallallahü aleyhi ve sellem) ve şanlı eshabından (aleyhimürrıdvan) konuşurlar. Tarık, Asr-ı saadet yıllarına ait menkıbeleri adeta ezberler, aşkı, vecdi, gayreti artar. Dört halifeyi, Halid bin Velidleri, Sad bin Ebi Vakkasları, Ubeyde bin Cerrahları dinledikçe yüreciği yuvasına sığmaz. İşte gün gelip de İslâm'ı Avrupa'da yaymak gibi bir vazifeye atanınca nasıl sevinir anlatılamaz, derhal yere kapanır, şükür secdesi yapar. Vali Musa, genç Tarık'tan ordular yenmesini, şehirler zaptetmesini beklemez, sadece İspanya'nın nabzını tutmasını arzular, o kadar. Onları dört gemi ve yedi bin askerle Endülüs'e uğurlar. Rüyadaki müjde Bu küçük donanma İspanya'ya doğru akarken genç mücahidi hafif bir uyku hâli kaplar. Rüyasında Server-i Kâinat'ı görür ki Eshâbıyla birlikte kılıçlarını kuşanmış, cenge hazırlanmaktadırlar. Fahr-i âlem ona gülümser ve "Ey Târık!.. Yoluna devam et" buyururlar. Genç mücahid uyanınca nasıl ferahlar anlatılamaz, içi gök gibi genişler, yüreğine ırmaklar akar. Artık hiçbir endişesi kalmaz, acabalarını siler atar. Zafer kazanacaklarına "adı gibi" inanmaya başlar. Kaldı ki aralarında Müneyzir el-Yemânî (radıyallahü anh) gibi bir sahabe ve tabiinden Haneş San'âni, Ebu Abdurrahman Hubuli, Abdullah bin Şimaset ve İyâz bin Ukbe hazretleri vardır, onlarla omuz omuza cihada çıkmanın şerefi yeter de artar...

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.