Anlatmıştık, Haçlılarla kirli ve sinsi ittifaklara giren Fatımiler, İslam âlemi için tehlikeli olmaya başlayınca Suriye Atabegi Nureddin Zengi, veziri Şîrkûh'u Mısır'a yollar. Ancak Fatımiler her zaman yaptıklarını yapar, Haçlılara sığınırlar. Kudüs Kralı Amaury ve Pizalı Baronlar Mısır hayali ile yanıp tutuştukları için seve seve yardıma koşarlar. Nureddin Zengi'nin adamları zor da olsa Tih Çölünü aşar, Nil kıyılarına varırlar. Selahaddin pratik zekasını konuşturup basit tulumlar, kelekler yapar ve zayiatsız karşı kıyıya ulaşırlar. Ulaşırlar ama düşmanı beklediklerinden de kalabalık ve güçlü bulurlar. Komutanlar tereddüt içinde kıvranırken Selahaddin öne çıkar ve "siz niçin evinizde oturup keyfinize bakmadınız" diye sorar, "madem harpten kaçacaktınız niye asker oldunuz? Aldığınız ulufeler gözünüze dizinize dursun, insan kuldan utanır Allah'tan korkar! Asker dediğin düşman saymaz, dövüş diyorlarsa dövüşür, neticesine bakmaz." Çocuk yaşta... Selahaddin sahrada dolanıp yem olmaz, göz açıp kapayıncaya kadar İskenderiye'ye girip bayrağı surlara asar. Şîrkûh ise civardaki stratejik tepeleri mekan tutar. Selahaddin sadece 400-500 kişiyle koca İskenderiye'yi savunur. Şehir halkı bu genç ve temiz yüzlü komutana bayılır, onunla birlikte Haçlılara karşı savaşırlar. Arazidekilerin işi elbette daha zordur nitekim çember daralınca Şîrkûh ricat etmek zorunda kalır, ama Selahaddin sayısı gittikçe azalan adamlarına rağmen şehri bırakmaz. Kudüs Kralı bakar onunla baş etmenin mümkünü yok, anlaşma teklifiyle kapıyı çalar. Zaten Selahaddin'in de başka şansı kalmamıştır, öncelikle askerlerini kurtarmaya bakar. Kral Amaury kaleden çıkan çoğu yaralı yüz kadar mücahidi ve başlarındaki çocuk yaştaki komutanı görünce çok şaşar. Öyle pek sözünde duran bir adam da değildir ama donar kalır, elini kılıcına atamaz. Hatta onları birkaç günlüğüne ordugahta ağırlar. Selahaddin bu süre zarfında gözünü dört açar, Haçlıların yapılanmasını çözmeye, gediklerini yakalamaya bakar. Ve vakit gelir, Selahaddin yaralı adamlarını kör topal hayvanlara bağlar, yalınayak başı kabak çöle açılırlar. Habire yer değiştiren dağlar, göz kamaştıran kumlar, bir görünüp bir yok olan seraplar... Zehir imbikleyen böcekler, dişleri kaşınan yılanlar... Kral Amaury Sina'yı iyi bilir, bu kafile bu şartlar altında imkanı yok çölü aşamaz. Ama aşar!... Allah'ın izni keremi ile sağ salim Şam'a varırlar. Akrepten bal yapması beklenir mi? Haçlıların dostluğuna güvenen, şerlerinden kurtulamaz. Nitekim Fatımiler de semirttikleri ejderhayla karşı karşıya kalırlar. Adamlar ilan-ı harbe bile lüzum duymadan Bilbis'i alır, Kahire'yi kuşatırlar. Fatımi Halifesi, bu kez Suriyelilerden yardım ister, Melik Nureddin Zengi Mısır'a yine Şîrkûh'u yollar. Selahaddin büyük bir hasretle katıldığı ilim meclislerinde henüz minderini ısıtamamıştır ki Başbuğ yanına gelip elini omzuna koyar. "Biliyorum yorgunsun ama" der, "amcanın senin gibi bir yardımcıya ihtiyacı var" Koca Atabeg gelsin de ondan bir şey istesin, "hayır" demesi ne mümkün? Hemen ayaklanır, selâmını çakar. Şîrkûh ve Selahaddin 7 bin süvari ile Mısır'a doğru kanatlanırlar. Bunların 5 bini Kerkük, Musul Türkmen'idir, Selahaddin Oğuz nesline çok güvenir zira bunlar dünya hesabı yapmaz, son derece sadık, felaket gözü kara olurlar. Ordu büyük bir hızla Kahire'ye ulaşır, Kudüs Kralı ve Avrupalı baronlar kaçarcasına uzaklaşırlar. Kahireli müminlerin Suriyelileri bağrına basması, Halifenin onları özenle ağırlaması Fatimi veziri Şavur'un hesaplarını bozar. Aklı sıra bir tuzak kurar, Şîrkûh ve Selahaddin'i ziyafete çağıracak, birkaç damla zehirle onlardan kurtulacaktır. Ancak Mısırlı dostları onları uyarırlar. Genç mücahid arar sorar, Şavur'u çarşı içinde yakalar. Hain vezire şimşek hızıyla dalar, atından tepesi üstü indirir, sucuk gibi bağlar. Bu ne sürattir, muhafızlar bile tutulup kalırlar. Selahaddin onu ensesinden tuttuğu gibi sofraya oturtur ve zehirli kaseyi önüne koyar. Şavur kül kesilir, yüzünde renk menk kalmaz. Fatımi Halifesi Âzîd'üd-din'illah zaten bu fırıldak adamdan bizardır, vezirini cellada yollar, Şîrkûh'u vezir yapar. Şîrkûh'un vezareti ile insanlar çok ferahlar, ticaret hızlanır, imar faaliyetleri başlar. Ancak bu cenk adamı çok yorgundur sadece birkaç ay yaşar. Halife El-âzîd mührü tereddüt etmeden Selahaddin'e uzatır, başına kavuk, sırtına kaftan koyar. Selahaddin'in aklı hâlâ ilim meclislerindedir, kendi halinde bir ömür sürmeyi arzular. Gençliğini öne sürerek, teşekkür eder ama Nureddin Zengi'nin dahi arzusu bu yönde olunca ses çıkaramaz. Mühür sunulunca Hani "dünya kovalayandan kaçar kaçanı kovalar" buyurulur ya genç mücahid makamdan mevkiden kaçtıkça önü açılır, ünü ve gücü artmaya başlar. Onun vezirlik yıllarında memleket imar edilir, kimse zulme uğramaz. Selahaddin fuhşa, kumara, afyona savaş açar, sadece İskenderiye'de 120 tane meyhane yıkar. Zindanları medreseye çevirir, halkı ilim ve irfanla tanıştırmaya çabalar. Ancak yıllardır Kahire'nin haracını yiyen Acemler ve Ermeniler ayaklanır, pusu üstüne pusu atarlar. Selahaddin üstlerine üstlerine gider, avcılarını avlar. 100 sadık fedaisi ile on bin savaşçısı olan kabilelere bile kafa tutar. O günlerde Kudüs Kralı tekrar sahneye çıkar, şehri sıkıştırmaya başlar. Vaki olanda hayır vardır, Haçlılar kapıya dayanınca dostunu düşmanını tanır, yeni arkadaşlar kazanır, hainlerin mezarını kazar. Selahaddin, Haçlıları yenmekle kalmaz, Dimyat ve Gazze'yi de kurtarır Kızıldeniz kıyılarında "ehli salip" bırakmaz.