Hazret-i Ca'fer ve arkadaşları Habeşistan'da rahattırlar ancak Server-i kâinatın hasreti dayanılmaz olunca Medîne'ye koşarlar. O sıra Efendimiz Hayber'de bulunmaktadırlar. Ca'fer ile karşılaşınca, o kadar sevinirler ki anlatılamaz, onu alnından öpüp bağırlarına basar ve "Hayber'in fethine mi, yoksa Ca'fer'in gelişine mi sevineyim. Siz iki hicret yaptınız, hem Habeş ülkesine gittiniz, hem de yurduma geldiniz" buyururlar. Biliyorsunuz, Resûl-ü Ekrem kabîle reislerine ve hükümdârlara mektuplar yazar, onları İslâm'a çağırırlar. Elbette bu mektupları taşıyanlar ilimleri, tavırları ve nezaketiyle farklı olurlar. İşte Hâris bin Umeyr de (radıyallahü anh) onlardan biridir. Ancak Mûte'den geçerken Busra Valisi Şurahbil bin Amr tarafından yakalanıp şehid edilir. Şurahbil, Bizanslıların gözüne girmeye çalışan dalkavuğun tekidir. Hak, hukuk tanımaz ki yörenin huzuru açısından fevkalade tehlikelidir. Elçiye zevâl olmaz, hele böyle "kardeşlik çağrısı" yapan bir "davetçiye" hiç zeval olmaz. Peygamber Efendimiz, Hâris bin Umeyr'in kaybına çok üzülürler. Derhal, bir ordu hazırlanmasını emrederler, sancağı Zeyd bin Hârise'ye teslim eder ve "...Şehîd olursa yerine Ca'fer bin Ebû Tâlib geçsin, O da şehîd olursa yerine Abdullah bin Revâha geçsin. O da şehîd olursa, aranızda münasip birini seçin!" buyururlar. Şehadet müjdesini alan Zeyd, Ca'fer ve Abdullah (radıyallahüanhüm) sevinçten uçarlar. Efendimiz orduyu Veda tepesine (Seniyyetü'l-Vedâ) kadar geçirir, onları baba şefkatiyle uğurlarlar. Ah Mûte, kanlı Mûte! Bu arada Şurahbil bin Amr da boş durmaz. Kardeşi Sedûd bin Amr'ı elli bin kişilik kuvvetle üzerlerine yollar. Vâdi'l-Kura denilen yerde İslâm ordusu ile karşılaşırlar. Kısa süren muhârebede Sedûd öldürülür, askerler dağılırlar. Şurahbil'i bir korkudur sarar, Bizanslılara yalvarıp yakarmaya başlar. Romalılar ona her türlü desteği verir, muazzam bir ordu hazırlarlar. Sahabeler Maan mevkiinde durur bir durum değerlendirmesi yaparlar. Karşılarında yüzbin kişilik bir ordu vardır ve her biri otuzdan fazla Rumla savaşmak zorundadırlar. Zeyd bin Hârise boş sahrada meydan savaşı yapmaz, sık bitki örtüsü olan engebeli bir araziye (Mûte köyü önüne) mevzilenir ve gücünü ısrarla saklar. Bizans ordusu sıkışır kalır, askerlerini gereği gibi kullanamaz. Sahabeler can siperane dövüşür, dönüp de parçalanan azalarına bakmazlar. Denildiği gibi olur, Zeyd bin Harise şehit düşer ve sancağı Hazret-i Ca'fer kapar. Küffara nefes aldırmadan saldırır, adeta kılıcıyla yol açar. Bizanslı generaller Ca'fer'in heybetinden korkar, onu yıkana "ödül" vereceklerini duyururlar. Altın kokusunu alan Rumlar bir anda Hazret-i Ca'fer'i kuşatır, yanına yaklaşamasalar da atını vururlar. Hayvan yıkılır ama kutlu sahabe kale suru gibi ayakta kalır. Kılıç, ok, mızrak darbeleri yağmur gibi yağar ama o sancağı bırakmaz. Sağ elini keserler, sol eline alır. Sol kolunu keserler dişleri ile kavrar. Son anına kadar sancağı dalgalandırır, arkadaşlarına teslim etmeden yıkılmaz. Ki mübârek vücudunda doksandan ziyade yara sayarlar. Nasıl üzülmesinler! O gün Resûl-i Ekrem, Eshabını mescidde toplar ve "Niçin müteessirsiniz" diye soranlara "... Zeyd bin Harise, sancağı eline aldı ve şehid edildi. O şimdi Cennet'te koşup duruyor. Sonra sancağı Câ'fer bin Ebi Tâlib aldı. Düşmana saldırdı ve şehid oldu. O da Cennet'e girdi ve mücevher kanatlarla dilediği gibi uçuyor. Ca'fer'den sonra sancağı Abdullah bin Revaha aldı, düşmanlarla çarpıştı ve şehid oldu. Onlar, Cennet'te altından tahtlar üzerinde bana gösterildi. Ey Allah'ım! Zeyd'i mağfiret eyle!.. Ey Allah'ım!... Ca'fer'i mağfiret eyle!... Ey Allah'ım Abdullah bin Revaha'yı mağfiret eyle!.." buyururlar. Âlemlerin Efendisi gözyaşları içinde devam ederler: "Abdullah bin Revaha'dan sonra sancağı Halid bin Velid aldı. İşte şimdi harp şiddetlendi. Ey Allah'ım O, senin kılıçlarından bir kılıçtır. Seyfullah'a yardım eyle!..." Efendimiz sonra kalkar, Ca'fer'in kapısını çalarlar ki şehid sahabenin hanımı Esma, evinin işlerini bitirmiş, çocuklarını (Abdullah'ı, Muhammed'i, Avf'ı ve küçük kızı Ammâre'yi) yıkamıştır. Yavrularıyla mırıl mırıl konuşarak saçlarını taramaktadır. Bu şirin evde dolu dolu huzur, taşarcasına neşe vardır. Allah'ın habibi çocukları tek tek nurlu bağırlarına basar, doya doya koklarlar. Esma (Radıyallahü anha) kocasının şehid olduğunu anlar, gözyaşlarını saklayarak ağlamaya başlar. Bu manzaraya kim dayanabilir ki insanların en şefkatlisi dayanabilsin! Serveri kâinat nurlu çocuklar bakar bakar ve "İki kanatlı mesud kimsenin çocukları!" buyururlar. Sonra doğruca kerîmelerine (Hazret-i Fâtıma'ya) gider Ca'fer'in âilesi için yemek yaptırırlar. Biliyor musunuz, Ca'fer-i Tayyâr (Radıyallahu anh) cömert ve misâfirperverdir, gariplerin derdiyle dertlenir. Fukaraya muhabbet ve iltifâtı o kadar çoktur ki, Server-i âlem onu "Fakirler babası" diye çağırır, "Senin sûretin de sîretin de bana benziyor" buyururlar. Müslümanlar bu güzel sahabeyi unutmaz, Eyyûbî meliklerinden İsâ Bey, onun Mûte'deki kabri üzerine şirin bir türbe yanına sevimli bir cami yapar, ziyaretçisi hiç eksik olmaz. Allahü teâlâ şefaatine nail eylesin.