Seyyid Fehim hazretleri Van'ın Bahçesaray (Müküs) ilçesine bağlı Arvas (Doğanyayla) köyünde doğar (H. 1241). Bu aileden eskiden beri ilmiyle amil âlimler çıkar, Hak âşıklarına Kâdirî ve Çeştî yollarının inceliklerini anlatırlar. Seyyid Fehim'in babası Abdülhamîd Efendi de Arvas tekkesini deruhte eder, burada ilme talip gençleri ağırlar. Annesi Seyyide Emine, âbide zahide bir hanımdır, talebelerin söküklerini dikmekten, elbiselerini yıkamaktan zevk duyar. Abdühamid Efendi ve Muhammed Ziyâüddin gibi âlimlerin vefatı ile yöre garip kalır, eski günleri anlatarak avunurlar. Seyyid Fehim küçük yaşta yetim kalmasına rağmen ilimden kopmaz, Kur'ân-ı kerîmi hıfzeder ve dedelerinin kurduğu Müküs Mîr Hasan-ı Velî Medresesinde okumaya başlar. Keşfi fevkalade keskindir, temelinde vakıf taşı olan evleri bilir, kabrin içindekileri tanımakta zorlanmaz. Vahi vahi O günlerde Şırnak civarında tiftik yününden nefis kumaşlar dokurlar. Seyyid Fehim zaten boylu poslu, zeytin gözlü, yay kaşlı, inci dişli bir gençtir, öyle ki onu civarda "Yûsuf-i sani" diye anarlar. Bir bayram günü seyyid Fehim giyinir, kuşanır, akça pakça sarığını sarar, hısım akrabayı ziyarete çıkar. Onu gören Şehyu isimli sofu "vahi, vahi" diye kederlenir. Seyyid Fehim yanına gelip sorar "niye öyle dedin?" -Hiiiç! -Söyle söyle, sebebi var? -Ne bileyim içimden öyle geldi, malum medresemiz müderrissiz kaldı, yetişip sahip çıkar diye umduklarımız da süslenip püslenip gezmeye başladılar. Seyyid Fehim gerisin geri döner ve eski urbalarını kuşanıp Cezire (Cizre) yolunu tutar. Şeyh Hâlid-i Cezerî'nin ders halkasına dâhil olur. Muhteşem kelimesinin ifadede zorlanacağı zekasıyla akranlarına fark atar. Zahiri ilimleri ikmal ettikten sonra yüreğine bir aşktır düşer, artık elinden tutup mânâ iklimine götürecek bir Allah dostu arar. Batın yolunda Dileği samimi olmalıdır, aradığı karşısına çıkar, amcasının oğlu Seyyid Sıbgatullah vesilesiyle Nehri'de bulunan büyük velî Seyyid Tâhâ-yı Hakkârî hazretlerini tanır ve bir daha da eteğini bırakmaz. Alan uygun veren olgun olduktan sonra zamanın ne önemi var, bir anda kalbine nehirler akar. Başkalarının yıllardır aldığı eğitimi bir günde tamamlar. İcâzet, hilâfet... Evet bunlar da lüzumlu şeylerdir ama kâğıda kaleme gelmeyen işaretler, alametler yüzünde parlamaya başlar. Yıllar sonra yine Şeyhu ile karşılaşırlar, ihtiyar sofi "işte" der "biz sizi böyle istiyorduk". - Haklısın ve kazandıklarımda bana ortaksın. Seyyid Tâhâ hazretleri, Seyyid Fehim'in Mutavvel okumasını çok arzular, bizzat kendi kitablarını hediye eder ve onu Muş'un Bulanık kazâsının Âbirî köyünde bulunan Molla Resûl Sibkî'nin yanına yollarlar. Ayrılırken "sen çok zekî ve tedkik edicisin. Olur ki suallerin karşısında zorlanırlar. Tatmin edici bir cevap alamazsan onları yorma. Elini göğsüne koy ve beni hatırla" diye fısıldar. Bu vav kimden? Hocasının elini öpüp duâsını alan Seyyid Fehim, Molla Resûl'den okumaya başlar. Soracağı çok şey vardır ama nasihati unutmaz. Onun sessizliğini gören Molla "Ben Arvasileri iyi bilirim, hayret onlar çok zekî olurlardı" der, Seyyid Fehim'in suskunluğunu anlayamaz. Bir gün Mutavvel okurken Seyyid Fehim; bir satıra parmak basar "burayı anlayamadım" der, Molla Resûl'e sorar. Molla baştan alır ama kendi de tatmin olmaz. "Yarın yine bakarız" deyip dersi tatil eder ve bütün gece zihnini yorar. Ertesi gün kaldığı yerdedir, bir çıkış yolu bulamaz. Üçüncü gün yine aynı satıra takılırlar. Seyyid Fehim bakar olacak değil, gözlerini yumar, elini göğsüne koyar. Seyyid Tâhâ elinde kitab ile görünür ve zikredilen satırı okumaya başlar. Ancak cümlenin arasında bir atıf vavı (V harfi) fazladır, hal böyle olunca mânâ berraklaşır. Seyyid Fehim gözlerini açar ve kan ter içinde kalan Molla Resûl'e "şuraya bir vav-ı atıf koysak nasıl olur" diye sorar. Molla Resûl; "Bu satırları yirmi senedir okuturum, manasını şimdi anladım. Bu vav senden değil. Doğru söyle, sen biraz evvel n'aptın? Seyyid Fehim kurduğu rabıtayı anlatınca Molla Resûl tutulur kalır, "İmândan sonra inkâr yoktur" diyerek kitabı kapatır ve Seyyid Fehim ile birlikte Nehrî'nin yolunu tutar. Seyyid Tâhâ hazretlerine halife olur, hizmetine hizmet katar. Eşiğine yatar Seyyid Fehim, Tâhâ-i Hakkarî'ye (Kuddise sirruh) öyle bir muhabbet besler ki geceleri hocasının nurlu evine döner ve sabahlara kadar ayakta durup, feyzinden istifâdeye bakar. Hattâ bir defâsında başını kapısının eşiğine koyar, yağan kar mübârek vücûdunu örtse de aldırmaz. Aşk ateşiyle yanan kalbi ile ne tipi dinler, ne de kar. Seyyid Tâhâ hazretleri teheccüd namazı için mescide giderken Seyyid Fehim'in sırtına basar. Ayağa fırlayıp, elpençe divan duran talebesine "Yeter Molla Fehim" der, "siz bir ummân oldunuz, Seyyid Şerîf Cürcânî hazretlerinden sonra seyyidlerin yüzünü güldürdünüz. Ama ilim yere serilmez ki" buyururlar. Sonra genç talebesini kucaklayıp bağırlarına basarlar. Nur... Nur... Nur... Kimbilir nasıl bir hal? Ehlini bulsak da anlatsa... Artık yetim malı Seyyid Fehim hazretleri her sene Van'a gelir, sevenleriyle buluşurlar. Genellikle mahkeme başkâtibi Ahmed Bey'in misâfiri olurlar. O sene Ahmed Bey hacca gitmiştir, ama oğulları babalarını aratmazlar. Ancak bir gece yarısı ansızın kalkar, evden ayrılırlar, gençler gelip yalvarırlarsa da dönmez, sadece "sizden râzıyım" buyururlar, o kadar. Oğlu Muhammed Emin Efendi bunun hikmetini sorunca "kimseye söyleme. Ahmed Bey Mekke-i mükerremede vefât etti. Ev yetim evi oldu. Evvelce her şeyi kullanıyorduk, çünkü helâl edeceğini biliyorduk. Şimdi mal tanımadığımız mîrâsçılarının hakkı oldu" buyururlar. Bir ay sonra hacılar döner, Ahmed Bey'in o gece o saatlerde vefât ettiğini anlarlar...