Abdüllatif Ağabey anlatıyor: Mekki Efendi sayısız beyit bilir, en az birini ikisini konuşulan mevzuya yakıştırır, muhabbete veciz noktalar koyardı. Dinleyenler "pes" der, gediğine oturan taşlara bakakalırlardı. Zaman zaman bana da beyitler söyler tatlı tatlı açıklardı. Bir gün de "yaz Abdüllatif" dedi: "Meclis-i erbâb-ı dil, bir lâhza sensiz kalmasın, Hürmetin inkâr eden, dünyâda hürmet bulmasın. Bir daha tekrar etti, sonra yazıyı eline alıp hatalarımı düzeltti. "Efendim, bu, hangi mübârek zât için söylenmiş?" diye sordum. Hay sormaz olaydım bi güldü bi güldü, "mübarekliği tamam da o zât değil" dedi. - Ya ne? - Çay! El tekrar-ü ahsen Mekkî Efendi Fârisî "Gülistân" kitabından bana bir paragraflık ödevler verir, "bunu, yarına kadar 33 defâ tekrar edeceksin. Yoksa hakkımı helâl etmem" derdi. Dersimi ihmal etmez 33 kere tekrar ederdim. Öğrenmede tekrarın faydasını yeni yeni anlıyorum. Zira aradan geçen 35 seneye rağmen o paragraflar zihnimde taptaze duruyor. Nedendir hatırlamıyorum ama o gün mesai arkadaşlarımla bir tadsızlık yaşamıştık. Bana haksızlık yapıldığına inanıyordum, felâket efkâr basmıştı. Akşam oldu, birlikte vapura bindik. Mübarek kalabalıktan hazzetmez sakin olduğu için vapurun alt katına inerdi. Benim morâlimin bozuk olduğunu anladı. (İnşallah yüzüm asık değildi). Elini dostça omuzuma koydu ve "bak Abdüllatif, sen şimdi on defâ 'Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm' oku, çok ferahlayacaksın" buyurdu. Onun emriyle okuduğum için midir bilmiyorum ama çok rahatladım, sıkıntım uçtu gitti yüreğim neşe doldu. Bir zaman sonra Mekkî Efendiyi öyle çok sevmeye başladım ki anlatamam. Güya tatildi ama ayrı kaldığımız için pazar günlerinden nefret etmeye başladım. Pazartesi sabah onu görür görmez gamım kederim gidiyordu. Meğer hiç farkında olmadan onun gibi konuşmaya, tavrını, tarzını taklid etmeye başlamışım. Bir gün "Abdüllatif, sen konuşurken Mekkî Efendiyi hatırlatıyorsun" dediler de uyandım, demek ki insan sevdiğine benziyor. Bir ara içimden koptu Mekkî Efendiye nefis bir elbiselik aldım. Kıymetli bir kumaştı ama açık maviydi, azıcık genç işiydi. Mübarek onu rahmetli babasının talebelerinden Hâbil Amca adlı salih bir terziye diktirmeye karar verdi. Hâbil Amca provayı yapınca "Efendim çok yakıştı, inşallah uzun yıllar sağlıkla giyersiniz" diye duâ etti. Mekkî Efendi, belli belirsiz "hiç sanmıyorum" dedi. Bu söz bana tuhaf geldi. "Acaba" dedim, "rengini mi beğenmedi..." Gerçekten de giyemedi, zira o günlerde vefât etti. Mekkî Efendinin vefâtından bir gün önce muhterem hanımları banyo kazanını yakıyor. Kendisine "banyo yapar mısınız" diye soruyor. Yapıyor mu yapmıyor mu bilmiyorum ama söz arasında "yakında Ali Sezer beni yıkar" buyuruyor. Gerçekten de naaşını Ali Sezer Hoca yıkadı. Namâzını da o kıldırdı. Mübareğin son sözü "Elhamdülillah" olduğuna, göre nimetlere kavuşmuş olmalıydı. (H.1387) Muhteşem merasim Vefatı ile ilgili ne radyoda haber çıktı, ne gazetelere ilan verildi. Ancak cenâzesine öyle bir kalabalık geldi ki benzeri görülmemişti. Onu yakinen tanıyanlar bile "ne kadar da seveni varmış" deyip şaşırdılar. Zira Mekki Efendinin sadece kendileriyle ilgilendiğini sanıyorlardı. Mekki Efendinin vefâtı ile kolum kanadım kırıldı. İnanın babamın vefâtına o kadar üzülmemiştim. Sanki yetim ve öksüz kaldım, aylarca gülemedim. Müftülük hüzün doldu, onun iliştiği sandalyelere baktıkça burnumun direği sızlıyordu. Yüreğime bir şeyler yürüyor, boğazıma bir şeyler düğümleniyordu. İnanın şimdi o "şeyleri" (neyse o şeyler) bile özlüyorum. İstisnâsız her gün mezarına uğruyor ve rüyâlarımda görüyordum. Halbuki ondan çok daha fazla istifade edebilir, en azından Arabi, Farisi öğrenebilirdim. Büyük fırsattı ama kaçırdım. Sanki hangi fırsatı kaçırmadım ki! Edirnekapı'dan Bağlum'a... Mekkî Efendi Edirnekapı kabristanına defnolundu. Aradan, zannedersem dört ya da beş sene geçti. Çevre yolu tam kabristanın ortasından geçti. Bu sebeple Mekkî Efendinin naaşı, Ankara Bağlum'a nakledildi. Kabrini açanlar anlattılar, mübarek daha o sabah defn olunmuş gibi duruyormuş. Yüzünde o kendine has tatlı tebessüm. Kefeni bile solmamış. Hattâ yeni tabut getirmişler, lüzum kalmamış. Mübarek "gece gündüz İslâma hizmeti düşünen bir kimse, yatağında ölse bile şehit olur" buyururdu. Meğer kendini anlatmış. Gece gündüz İslama hizmeti düşündüğüne bizzat şahidim, şahitlik de ederim. Mekkî Efendinin Süheyl, Behâeddîn, Medenî, Hikmet ve Zâhide isminde beş çocuğu vardı. Bunlardan Süheyl ve Behâeddîn efendiler babalarının sağlığında Medeni Efendi de geçen yıl vefat etti. Allah hepsine rahmet eylesin.