Murâd Han, Hacı Bayram-ı Veli hazretlerinin işaretlerini ciddiye alır ve Fatih'in eğitimine daha bir özen gösterir. Osmanlının en güzide âlimlerini bu iş için görevlendirir. Fatih, çok zeki, ancak yerinde duramayan bir çocuktur. Onunla başetmek kolay değildir. Nitekim pek çok hoca dikiş tutturamaz, aflarını dilerler. O günlerde Molla Yegân, hacdan gelir. Murâd Han "bize oralardan ne getirdin?" diye takılır. Molla Yegan "size öyle bir âlim getirdim ki sultanım" der, "meğer ki görseniz gerek!.." Murâd Han merakla sorar "Nerede?" -Dışarıda efendim, huzura alınmayı bekliyor. -Aman ha, ilim ehlini bekletmek ne haddimize? Buyur ederler. Mübareğin önce gölgesi düşer eşiğe. Boyu çok uzun, sakalı simsiyahtır. Dişleri inci inci, gözleri cevahir gibidir. Sarığından taşan gür saçları ona tarifsiz bir heybet verir. Mübarek kan kaynatacak kadar sevimlidir ama nedendir bilinmez, koca koca vezirler ayağa kalkar, düğmelerini iliklerler. "Vakar" denen şey budur belki... Kimbilir? Molla Yegan "Arkadaşımın ismi Ahmed bin İsmail" der "ama Suriye civarlarında Molla Gürani lâkabıyla bilinir." Haydi kır da göreyim! Murâd Han'ın dudaklarına muzip bir tebessüm oturur. İçinden "haydi bakalım Şehzade Mehmed" der, "şimdi derslerini kır da göreyim!.." Padişah, oğlunu tereddütsüz Molla Gürani hazretlerine teslim eder. "Ona bir Şehzade gibi davranmayın" der, "eti sizin kemiği benim..." Molla Gürani saraya yerleşir. Uşaklara, aşçı yamaklarına, seyislere, herkese ama herkese değer verir. Lâkin "geleceğin sultanı"nı görmezden gelir. İlk dersinde ona sıradan biri gibi davranır ve soğuk bir edayla "oturunuz" der. Fatih, bu muazzam heybet karşısında bocalar ve hayatında ilk defa diz kırar. Molla Gürani hazretleri Emsile'yi açar, bir iki soru sorar. Aldığı cevablar istediği gibi değildir. Bunun üzerine üstüne basa basa "dövmek" fiilini çekmeye başlar. "Döverim, seni döverim, seni öyle bir döverim ki.." Fatih'in rengi uçar, dudakları uçuklar. Titreyen bir sesle son cümleyi tekrar eder "Darabtühü cidden şediden..." Vallahi döver mi döver. Değişen Şehzade İşte o günden sonra ezberlerini aksatmaz, gece yarılarına kadar ödev yapar. Gün gelir ilmin tadını alır, haşarılıklarından utanmaya başlar. Molla Gürani hazretleri genç Şehzadeye "Arabi ve Farisi bilmek yetmez" der, "düşmanının lisanını da öğrenmelisin!" Fatih'e Rumca, Latince, Sırpça öğretecek hocalar bulur, neme gerek dedirtmez; astronomi, coğrafya, matematik okutur. Birlikte oturur İtalyan asıllı Alconal Giriaco'dan Batı tarihini dinlerler, Herodot'un satırlarından Sezar'ı, Anibal'ı, Attila'yı tanımaya çalışırlar. Molla Gürani hazretleri rütbe heveslisi değildir ve vebalden çok kaçar. Kendisine vezirlik teklif eden Murâd Han'a "Yıllardır bu mevki için çalışanlar var, beni öne geçirip dostlarından olma" der, ancak kadılıktan kaçamaz. Bu şüphesiz övülen ve şerefli bir iştir ama onun gönlünde ilim meclisleri yatar. Nitekim fırsatını bulduğu an ayrılır, Mısır'a dönüp dergâhını açar. Hayal kurarlar Fatih Şehzade olarak Manisa'ya yollandığında Murâd Han yanına katacak bir ilim ehli arar. Bu zat ona hem hocalık, hem babalık yapmalıdır. Ancak ulema bu zeki Şehzadenin nasıl "zor" biri olduğunu bilir, mesafeli dururlar. Lakin Molla Hüsrev bu işe gönüllü talip olur. Nitekim sevimli müderris ile genç Şehzade arasında tarifi zor bir muhabbet başlar. Molla Hüsrev onun ufkunu açar, büyük düşünmeyi, kendini aşmayı aşılar. Zaman zaman Spil Dağı'nın sarp yamaçlarına çıkar, abi-kardeş gibi hayal kurarlar. Karadan kadırga yürütür, suya köprü atarlar. Devasa gemiler, yürüyen kuleler, dudak uçuklatan toplar. Toprağa çizilen şekiller, şemalar... Onlar sadece İstanbul'un değil Roma'nın da fethini planlar, buruşuk kâğıtlar üzerine Paris'i, Viyana'yı karalarlar. Belki çizgiler çerden çöptendir, ama zaferden yana şüpheleri olmaz. Sultan Murâd vefat ettiğinde Mehmet 19 yaşındadır. Ancak uykularını dağıtacak kadar idealisttir ve tahta geçtiği gün feth hazırlıklarına girişir. İlk işi ulemayı yanına çağırmak olur. Onların gölgesinde kendini huzurlu ve güçlü hisseder, onlarsız zavallı ve acizdir. Nitekim Molla Hüsrev, Akşemseddin, Şeyh Sinan ve Akbıyık Sultan yanında yer alırlar ki onlarla ölüme bile gidilir. Evlatlık vaad edince!.. Fatih, ilim ehlini yanına alınca rahatlar ama ilk hocasının, hani o dev yapılı, siyah saçlı, inci dişli vakarlı velînin gölgesine sığınmayı çok arzular. Alır diviti eline Mısır Sultanı Kayıtbay'a içli bir mektub yazar. Diplomatik kaidelerden uzak ve samimi bir üslupla hocasının gönderilmesini ister ki satırlar gözyaşı kokar. Kayıtbay da ilim ehlidir ve bu inci danesine toz kondurmaz. Büyük bir hürmetle Molla Gürani hazretlerinin huzuruna çıkar. Vaziyeti anlatır ama büyük velînin kabul edeceğini sanmaz. Molla Gürani hazretleri yol hazırlıklarına başlayınca çok şaşar ve "gitmeyi düşünmüyorsunuz herhalde" diye ağız arar. - Aksine geç bile kaldık. - Aman Efendim! O size ne vaad ediyorsa fazlasını vereyim, bizi sohbetinizden mahrum bırakmayın. Molla Gürani mânâlı mânâlı gülümser "Senin veremeyeceğini vaad ediyor" der "Evlatlık!" Fatih, Molla Gürani hazretlerine kavuştuğu gün "İşte şimdi tamam" der, "İmparator da kim oluyor? Hem Bizans dediğin ne ki?"