Habeş İmparatoru Necâşî ilim ehlidir. Semâvi kitaplarda işaret edilen "Ahmed"in gelmeli olduğunu iyi bilir. Bu yüzden müminleri sıkıştırmaz, bir köşeye ilişmelerine ses çıkarmaz. Mekkeli müşrikler bu durumdan hiç hoşlanmazlar. Zira İslâmiyetin kontrolleri dışında yayılmasından, Müslümanların güçlenip kuvvetlenmesinden çok korkarlar. Habeşistan Meliki Necâşî'ye, din adamlarına ve devlet erkânına son derece kıymetli hediyeler hazırlar, Abdullah bin Rebia ve Amr bin Âs'ı Habeşistan'a yollarlar. Elçiler hediyeleri nezaketle sunar ve "Ey Melik!" derler, "içimizden bazıları memleketinize sığındılar. Bunlar kendi dînlerini terk ettikleri gibi Hıristiyan da olmadılar. Bizi, size onların anaları babaları yolladı, iadeleri mümkün mü acaba?" Melik bu teklife çok kızar "Vallahi vermem" der, "bunlar, beni başkasına tercih etmiş ve memleketime gelmişler. Ben, bana sığınana hıyânet edemem." -Yok yani Mekke'de bekleyenleri var da o yüzden... Necâşî, iki tarafı yüzleştirmek için Müslümanları da sarayına çağırır. Eshab-ı Kiram kendi aralarında istişâre eder, ittifakla Hazret-i Ca'fer'in sözcü olmasını kararlaştırırlar... Sadece Allah'a secde ederiz! Necâşî âlimlerini, nazırlarını toplar, büyük bir divan kurar. Önce Mekkeli elçiler, sonra muhâcirler getirilirler. Müslümanlar sadece selâm verir, secde etmezler. Necâşî böyle bir şeyle ilk defa karşılaşır ve çok şaşar. "Neden secde etmediniz?" diye sorar. Ca'fer (radıyallahu anh) öne çıkar, "biz Allahü teâlâdan başkasına secde etmeyiz" buyururlar, "Peygamber Efendimiz bizi kullara secde etmekten men ediyorlar". -Peki, söyleyin bana. Ülkeme niçin geldiniz? Hem bu adamlar sizden ne istiyorlar? -Onlara sorunuz. Biz, yakalanıp efendilerimize iâde edilecek köleler miyiz? Amr: Hayır! Onlar köle değildirler. Câfer: Acaba biz haksız yere bir kimsenin kanını mı döktük de hesaba çekileceğiz? Amr: Hayır, kimsenin kanını dökmediler. Cafer: Yoksa başkasından haksız yere aldığımız bir mal ya da ödemediğimiz borç mu var? Necâşî Amr bin Âs'a döner, "eğer, borçları varsa, ben ödemeye hazırım." -Hayır, yok! -O hâlde siz bunlardan ne istiyorsunuz? -Biz aynı şeylere inanıyorduk. Onlar, dinlerini bıraktılar. Muhammed'e uydular. Necâşî, Hz. Ca'fer'e döner: "Siz kavminizin dînini niye bıraktınız? Hem bu yeni dinde ne var?" Hz. Ca'fer fasih (açık) ve beliğ (sanatlı) bir konuşma yapar: "Ey hükümdar! Biz câhil bir millet idik. Putlara tapardık. Hayvan leşi yer, her fenalığı işlerdik. Akrabalarımızı aramaz, komşularımıza eziyet ederdik. Kuvvetlimiz zayıfı ezerdi. Allahü teâlâ bize, kendimizden, doğruluğunu, eminliğini, iffetini, temizliğini, asaletini bildiğimiz bir Peygamber gönderdi. O bizi, Allah'n varlığına ve birliğine inanmaya, sadece O'na ibâdet etmeye, atalarımızın tapınageldiği taşları ve putları bırakmaya davet etti. İftirâdan alıkoydu. Doğru sözlü olmayı, emânete hıyânet etmemeyi, akrabalık haklarını gözetmeyi, komşularla iyi geçinmeyi ve kan dökmekten sakınmayı, Allahü teâlâya eş, ortak koşmaksızın ibâdet etmeyi, namaz kılmayı, zekât vermeyi, oruç tutmayı emretti. Her türlü ahlâksızlıktan, yalan söylemekten, yetim malı yemekten, namuslu kadınlara dil uzatmaktan men etti. Biz de îmân ettik. Onun Allahtan getirip bildirdiklerine tâbi olduk. Harâm kıldığını harâm, helâl kıldığını helâl bildik. Kavmimiz bu yüzden düşman oldu, bize zulmettiler. Müminleri döndürmek için işkence ettiler. Biz putlara tapmayı reddettik ve yurdumuzu yuvamızı bırakarak ülkenize geldik. Sizi başkalarına tercih ettik, himâyenize girdik. Necâşî, Hazret-i Ca'fer'e döner ve "Bahsettiğiniz resûle bir kitap indi mi?" diye sorar. -Elbette biz ona Kur'an-ı kerim diyoruz. -Bana Kur'an'dan birşeyler okuyabilir misin? Hazreti Ca'fer Meryem sûresinin ilk âyetlerini okumaya başlar. O okur, Necâşî ağlar, o okur, Necaşi ağlar... Rahipler çok duygulanırlar. Cafer durduğunda "n'olur biraz daha" diye yalvarırlar... Necaşi "Vallahi, bu aynı kandilden fışkıran nûrdur. Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i İsâ da onunla gelmiştir" der noktayı koyar. Biliyor musunuz Câ'fer-i Tayyar hazretlerinin yaptığı bu konuşmayı "Devletler Hukuku"na temel yaparlar. İnandım ki O Resuldür Kureyş elçilerine söyleyecek söz kalmaz. Ancak kolay teslim olmaz ertesi günü, Necâşî'nin yanına varır, "Ey Hükümdar! Onlar Meryem oğlu İsâ hakkında ağır sözler söylüyorlar, istersen çağır kendileri anlatsınlar" diye şüphe sokmaya çalışırlar. Müslümanlar tekrar çağrılır, Necâşi direk mevzuya girer ve "Siz Meryem oğlu İsâ hakkında ne biliyorsunuz?" diye sorar. Ca'fer (radıyallahu anh) "Biz O'nun Allahın kulu ve Resûlü olduğunu, dünyadan vazgeçerek Allaha bağlanmış afîfe bir kızdan, babasız olarak dünyaya geldiğini kabûl ederiz" buyururlar. Necâşî, yerden bir saman çöpü alır ve "yemîn ederim ki Meryem oğlu İsâ da sizin söylediğinizden fazla bir şey değildir. Arada bu çöp kadar fark yoktur." Sonra müminlere döner, "ben şuna inandım ki" der, "Muhammed Allahın Resûlüdür. Vallahi O, buralarda olsaydı gidip nalınlarını taşır, ayaklarını yıkardım! Gidiniz! Ülkemin el değmemiş kısmında, tecâvüzden uzak, huzur içinde yaşayınız. Size kötülük edeni helâk ederim. Sizleri asla üzmem velev ki bana dağlar kadar altın verseler bile..."