İktidara doğru İzzetbegoviç

A -
A +

Mustafa Reşid Paşalı yıllara kadar Türklere toz kondurmayan Boşnaklar, Tanzimat Fermanı ile ayaklanır, Babıalidekilerin adını "gâvur"a çıkarırlar. Üç günde köprüler atılır, ipler kopar. Boşnaklar Osmanlı'nın Osmanlı gibi kalmasını arzular, fes pantalon ve cekete şiddetle karşı çıkarlar. Bilahare havalide bir inceleme gezisi yapan Ahmed Cevdet Paşa, Bosna'yı şirazesi bozulmuş bir kitaba benzetir. "Ancak sahifeleri sağlamdır ve yazılarına bir halel gelmemiştir" der, "bir ustanın elinden geçerse eski haline tez döner. Bunlar halis insanlar." Nitekim Abdülaziz Han yaraları pansumana yeltenir ama onu da yaşatmazlar. Kaldı ki Osmanlı eski Osmanlı değildir, her çağırıldığında imdada koşan ve her hadiseye el koyan akıncılar devri bitmiştir. Yeni yetme idareciler, işleriyle ilgilenmez "nerde bu devlet" dedirtir saç baş yoldururlar. Habsburg hanedanı bu fırsatı kaçırmaz Bosna-Hersek'i işgal eder. Babıalinin, Avusturya Macaristan İmparatorluğunu sökecek gücü yoktur, hiç değilse masada kazanalım der, koparabildiği kadar tazminatı almaya bakarlar. Gelgelelim tazminat işi dostlarımızı çok gücendirir, "bizi satmayacaktınız" demeye başlarlar. Buna rağmen birçok Arnavut ve Boşnak genci Çanakkale'ye koşar, İstanbul işgal edilmesin diye bağırlarını siper yaparlar. Hırvatlar ayrı bela Elbette düşman düşmandır, iyisi kötüsü olmaz. Lâkin her geçen gün biraz daha Rusya'nın hegemonyasına giren Balkanlar'da Avusturyalıların gölgesine sığınarak Sırp saldırılarından korunurlar. Belediyeler Boşnaklardan sorulur, arazilerini rahat eker biçer, huzurla ticaret yaparlar. Müftüler işgalcilere hesap vermez, vakıflara dokunulmaz. Bu dönemde Sırplar ve Macarlar, heyecanlı Boşnakları öne sürüp Avusturyalılarla tokuşturmaya bakarlar. Boşnaklar Abdülhamid Han'ın yaş gününü (1907) büyük bir coşkuyla kutlayıp yeri göğü "Padişahım çok yaşa" avazeleri ile çınlatınca Avusturyalılar İstanbul'un farkına varırlar. O günden sonra Reis-ül ulema tayini için Şeyhülislam'ın olurunu alırlar. Ancak 2. Meşrutiyet ile bu hava kaybolur ve Avusturyalılar Bosna'yı ilhak ettiklerini açıklarlar. Aslında Bosna'nın başında bir Türk prensi olmasına, bazı yerlerde hilalin dalgalanmasına razıdırlar ama nedendir bilinmez Jön Türkler buna şiddetle karşı çıkar. Boşnaklar adeta yıkılır, dengini saran Anadolu'ya koşar. Bıçak sırtında 1. Cihan Harbinde Avusturyalılar, Boşnak gençlerini silah altına alır, Galiçya cephesinde Rusların karşısına çıkarırlar. O günlerde Osmanlılar da Ruslarla savaşmaktadır, hasılı Türklerle Boşnaklar yan yana saf tutarlar. Havalide sadece Avusturyalılarla, Sırplar değil, Hırvatlar da güçlüdür. Bunlar ilerleyen yıllarda Almanlara yanaşırlar. Nazilere benzer örgütler kurar ve sosyalistlerden hiç hoşlanmazlar. Nitekim Aliya'nın memleketi Aziziye de Ustaşa'ların (Hırvat ırkçılarının) eline geçer, Saraybosna'ya sığınmak zorunda kalırlar. Bu arada Ante Paveliç, Alman yardımıyla 'NDH' (Bağımsız Hırvat Devleti)ni kurar, Saraybosna'ya da el koyar. Sağ-sol, Ustaşa-Partizan gerginliği artarken Müslümanlar iki tarafa eşit mesafede durur, doğrusunu yaparlar. Sırplar onların Hırvatlara katılmasından, Hırvatlar ise Sırplara kaymasından korkar. Hasılı yuvarlanıp gider, yağma, katliam yaşamazlar. Halbuki genç Boşnaklar milliyetçilik rüzgarlarından etkilenir, yurt ve bayrak sahibi olmayı arzularlar. Casuslar iş başında Aliya, Saraybosna'da okuduğu yıllarda (1944) Ustaşa'lara asker olmamak için Gradaraç kasabasına kaçar. Ancak yolda Çentiklere (Sırp milliyetçileri) yakalanır, onu yaka paça sorguya alırlar. Tam yatırıp gırtlağını kesmek üzeredirler ki yıllar evvel vali dedesinin Avusturyalıların elinden kurtardığı bir albay onu tanır ve hürriyetini bağışlar. Hırvatların hakim olduğu yıllarda Müslümanlar da örgütlenmeye çalışır, imam ve hatiplerin önderliğinde 'El'Hidayeh' adlı bir teşkilat kurarlar. Bu resmi bir kurumdur, üstelik komünizm aleyhtarı olduğu için Hırvatlar rahatsız olmazlar. Ancak Aliya ve arkadaşları, başında Mehmet Efendi Hanciç gibi bir âlimin olduğu ağırbaşlı teşkilatı beğenmez, gayri nizami bir örgütte buluşur, yeraltına indiklerini sanırlar. Ancak ortalık fıkır fıkır casus kaynar, bir zaman sonra pek de gizlenemediklerini anlarlar. En iyi yol büyüklerin yaptığı gibi yapmak, genel kurulu kongreleri olan resmi bir dernek kurmaktır. İşte Tarık Müftiç liderliğindeki "Mladi Müslümani" (Genç Müslümanlar) böyle doğar. Hırvatlar bu örgütü kapatmak yerine yönlendirmeye bakar, gençleri sık sık eğitim seminerlerine alır ve onlara "Müslüman Hırvat" gibi bir kimlik yakıştırırlar. Baskılar artınca... Bu arada Sırplar ve solcular kinle dolar, bunu bir kenara yazarlar. 1945'te dengeler değişir, Tito ve Partizanları ülkeye hakim olur. Komünistler 'Mladi Muslimani'ye fena takar. Teşkilat'ın lideri Mehmed Spaho'yu katleder, Aliya'yı da tutuklarlar. Bahaneleri hazırdır: "Ustaşa'lara yardım ve yataklık yapmak!" Halbuki zorla askere alınan Müslümanları, Hırvat gönüllülerle bir tutmak... Bu coğrafyada yapılan işlerin her zaman mantıklı bir izahı bulunmaz, güçlü olan istediğini yargılar. Nitekim Aliya da Zenitsa, Stolac ve Bele Cezaevlerinde gün sayar. Ailesi aylarca onu arar, izini bile bulamazlar. Aliya hapishanede din üzerine felsefe yapar. 969'da "İslâm Deklarasyonu"nu, 970'te "Doğu Batı Arasında İslâm"ı yayınlar. Aklı sıra pozitivist cereyana karşı Anglo-Sakson düşünceyle kesişme noktaları yakalar. Bunlar kafa karıştırıcı konulardır, nitekim kendi de reformistlerden etkilendiğini saklamaz.

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.